31 Ağustos 2015 Pazartesi

Döviz borcu olanlar dikkat!, Prof Dr Orhan MORGİL

Döviz borcu olanlar dikkat!
Yükselen döviz fiyatları, döviz cinsinden borcu olanları olumsuz yönde etkileyecek. Ekonomik gidişatta ise, hükümetin tutumu oldukça önemli!..
“GELİNEN NOKTA BAŞARISIZLIKTIR”
Hacettepe Üniversitesi İktisat Profesörü Dr. Orhan Morgil ile doların son günlerde yükselişini konuştuk. Morgil, doların yükselmesinin, döviz borcu olan şirketleri ciddi anlamda olumsuz etkileyeceğinin mesajı verdi.  “Makroekonomik açıdan bakarsak büyümenin, yüzde 3,6 olacağı söyleniliyor.” diyen Morgil, “Hâlbuki Türkiye’nin doğal büyüme oranı yüzde 5’tir. Yüzde 5’in altındaki büyüme, belirlenen hedef açısından bana göre bir başarısızlıktır.
Hedef tutturulamadı ama yine orta bir başarı var. Yüzde 7-7,5 civarında bir enflasyon var. Cari açık biliyorsunuz ki yüksek. Son açıklanan 60 milyar doların, yılsonu itibariyle daha da yükseleceğini tahmin ediyorum. İstihdam yönünden de işsizlikte bir artış var. Ama bunun ötesinde finansal piyasalar açısından çok ciddi sıkıntılar var.” değerlendirmesinde bulundu.
“DÖVİZ BORCU OLANLAR, CİDDİ ETKİLENECEK”
Geçen sene İstanbul’un borsa endeksini hatırlatan Morgil, “2013’ün başında, İstanbul borsa endeksi 71 bindi. Şimdi ise aşağı yukarı 68 bine düştü. Dolar cinsinden bakarsanız borsa, yüzde 30-35 kaybetti. Dolarda büyük bir yükseliş var. Merkez Bankası 1,92’yi öngörüyordu yılsonu için. Tabi bu, döviz borcu olan bankaları, şirketleri olumsuz etkileyecektir. Nereden bakarsanız finansal piyasalar yönünden çok ciddi sıkıntılar yaşandı. Ama burada tabi siyasi ilişkilerin, dış politikadaki gelişmelerin ve iç politika gelişmelerinin önemli bir rolü var.
“ÖNCE SİYASİ İSTİKRAR, SONRA EKONOMİK BAŞARI”
Hükümetin siyasi istikrarı sağlamadan, ekonomide başarılı olması pek mümkün değil. Bunun göz önüne alması lazım. Tüm gelişmelere bakıldığında geçen yılı kayıp olarak değerlendirebiliriz. Bu yıl da çok fazla ışık yok. Çünkü finansal piyasalardaki bu istikrarsızlığın ve doların yükselmesinin, hem enflasyon üzerinde hem firmalar üzerinde hem de döviz borcu olan tüketiciler üzerinde ciddi etkileri olacak.” uyarısında bulundu.
“PETROL FİYATLARI PEK ARTMIYOR”
Enflasyonun yükselme ihtimalini de değerlendiren Prof. Dr. Orhan Morgil, sözlerini şöyle sürdürdü:
Döviz arttığı için bu sene enflasyon, geçen senenin üzerinde seyredebilir. Bir tek olumlu gelişme var: Petrol fiyatları şu anda pek artmıyor, hatta geriliyor. Tabi enflasyonu olumlu etkileyecek bir faktör bu. Ama enflasyonun, geçen yılın bir miktar üzerinde olacağını düşünüyorum.
“EKONOMİK SIKINTILAR ARTACAK”
Siyasi istikrarın devam etmesi halinde, ekonomik sıkıntıların da artacağını belirten Morgil, “Dış politikadaki sıkıntılar ve siyasi istikrarsızlık devam ederse; doların, bu yıl içinde de Türk parasına karşı bir miktar değer kazanacağı açık olarak gözüküyor. Sadece ekonomik veriler değil, siyasi veriler de çok önemli. Bilindiği gibi siyasi veriler, finansal piyasalarda oynaklıklar ve istikrarsızlıklar oluşturuyor. Hükümet, yargı ile ilgili olan yasa tasarısını geri çeker, partiler de anayasal düzeyde anlaşırsa ve siyasi tansiyonu bir ölçüde düşürmeye çalışırsa; önümüzdeki yıl, daha istikrarlı bir ekonomik ve siyasi yapı ortaya çıkabilir belki.” açıklamasında bulundu.
HÜKÜMETİN TUTUMU
Hükümetin tutumuna da değinen Morgil, “Hükümetin tutumu ‘dediğim dedik’ şeklinde. Eleştiri ve önerileri çok fazla göz önüne almıyor. Onun için 2014 yılı, finansal piyasalar ve ekonomik piyasalar açısından, büyüme ve işsizlik yönünden sıkıntılı geçeceğe benziyor. Siyasi istikrar sağlanmadan, kolay kolay bir düzenleme olacağını düşünmüyorum açıkçası.” şeklinde değerlendirmelerde bulundu.
(AJANSHABER-14 Ocak 2014 - 12:58, Feridun CESUR / ANKARA)
http://www.ajanshaber.com/doviz-borcu-olanlar-dikkat-haberi/31598

17 Ağustos 2015 Pazartesi

Dünyanın sayılı, azılı ve amansız Türk düşmanları, ihanetler, hainlikler ve senaryolar; "ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller & Arnold J. Toynbee"

ABD’li Yahudi, Bankacı David Rockefeller
Mustafa Nevruz SINACI
Piyasada dolaşan kitaplar, dergiler ve sair yayınlar ile özellikle, adına Sosyal Medya dediğimiz internet ortamında aylardır sürekli manipüle edilen bir dizi yazı. Yazıda, kesinlikle kabulü mümkün olmayan ve ekseri yalan pek çok iddia ve ileri sürümler var. Ülkemizde hain, dönme-devşirme, kripto güruhunun tavan yaptığı bu günlerde; Tarih boyunca Türk, İnsanlık ve Müslüman düşmanlarının sistematik yalan, iftira, furya ve kurgularını araştırıyorum..
Bu meyanda, Cumhuriyetten beri dâhili bedhahlar tarafından, her daim Türk dostu gibi gösterilmeye çabalanan Arnold Joseph Toynbee’ye ait olduğu sabit, Türk düşmanlığını teşvik amacıyla nifak tohumu ekme amaçlı “bilgi not”ları incelerken; (veriler ayrı bir makale halinde yayınlanmıştır.) Ancak, Arnold Toynbee hakkında her yaptığım konu, içerik, anlam ve başlık taramasında karşıma: “ABD’li Yahudi bankacı işadamı David Rockefeller’in, “son yüzyılın en büyük itirafları” adlı, (muhtemelen ısmarlama) çok yaygın bir metinle karşılaştım.
Sonradan tespit ettiğim onlarca benzeri gibi, Arnold Joseph Toynbee, evveli, ahiri ve bütün zamanlar içinde; Özellikle papalık & babalık tandanslı vicdan yoksunu, kiralık beyin güruhu tarafından ekilen, kin, kan, sözde intikam ve nifak tohumlarının adeta gerçekleştiği yahut da sistemli olarak gerçekleştirildiği intibaını veren; Ustalıklı yalan, nitelikli sahtekârlık, siyaset mühendisliği ile komplo teorisi üreticiliği tezgâhında mamul bu itirafnameyi buldum ve “insanlık adına derin bir utancın haykırışı” olan sözde itirafı büyük bir dikkatle inceledim. 
Burada gördüğüm ve bütün Türk Milletinin de bilhassa görmesini, bilmesini istediğim hadise şudur: Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri emindirler ki; Türk milleti cevheri aslisi çok yüksek-hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, adil, akil, mucit, keşşaf ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmelin Türk’lere ait olduğunun farkındadırlar ve iyi bilirler!
Ancak, bencil, emperyalist, hırsız, yolsuz, sömürgeci ve haramzade batı; Ateist, Pagan ve Musevilik ile İseviliği fütursuzca tahrif eden güruh bu ilmî gerçeğin (bir zamanlar bilindiği halde) şimdi asla bilinmesini istememektedir. İşte, tarihi büyük bekraund’unu Türklerle savaş olarak tasarlayan, batı sürgünü ABD ile bizatihi vahşi batının kompleksi korkusu ve meş’um hırs ve ihtirasının odak noktası budur. Kirli batıyla vahşi uzantıları, Türk milleti ve Müslüman âleme karşı, inanılmaz bir aşağılık kompleksi içinde kıvranmakta; Bunun doğal sonucu olarak da, öncelikle Türk, buna paralel olarak da İslâm âlemini rahat bırakmamaktalar. Son 10 yılda, 12 milyon civarında Müslüman’ın alçakça katledilmesi, en zalim soykırımlar, katliam, tehcir, akıl almaz eziyet, zulüm, baskı, tasallut ve işkencelerin nedeni budur.
Bu gün 500 milyon dolayındaki Türk dünyası’nın 430 milyonu esirdir. Sözde özgür ve bağımsız, hür ve hükümran sanılan; Başta Azerbaycan olmak üzere, hiçbir Türk Cumhuriyeti ile akraba topluluğu maalesef özgür değil!.. Rusya ve Çin’in lânetli, baskısı, takip, tasallut ve sömürüsü altında, en son KIRIM aynı mâkus akıbete maruz kalmıştır. Oysa Ukrayna çekildiği an Türk Bayrağı asılması hukuk-u düvel (uluslar arası kabul görmüş anlaşma) uyarı hakkımız olan, Türk ve Müslüman Kırım’a (Küçük Kaynarca Antlaşması imkân verdiği halde) cesaret gösterilip Türk Bayrağı asılamamıştır. Bu büyük bir utançtır, ayıptır, Rusya korkusudur.
Balkanlardaki rezillikler saymakla bitmez. Bosna Hersekte, dönemin hain dönmeleri ile Kürt kisvesine bürünmüş taşnak/hınçak uşakları tarafından onay verilen daytın anlaşması icabı Boşnaklar perişandır. Güvenlikten vareste, huzursuz, gerilim ve tedirginlik içindedirler. Çin mezalimi Doğu Türkistanlı kardeşlerimize kan kustururken, dibimizdeki kötü Yunanistan Türk azınlığa her türlü domuzluğu yapmakta, Bulgaristan ise Türklerle oyun oynamaktadır.
Afrika’nın büyük bir bölümünde Müslümanların maruz kaldığı vahşi saldırılar, açlık, yokluk ve yoksulluk; İntikam, katliam, Müslüman etlerinin pişirilip çarşı/Pazar kebap yapılıp satılması; Myanmar/Arakan alçaklığı, (sözde) Müslüman Ülke sanılan devletlerin alçaklığıdır.   
İşte, bu nedenle mezkür metni: “Âlemlere ibret olsun, velev ki, Türk milleti okusun kendine gelsin uyansın”; İdrak mekanizması açılsın, iman-iz’an ve şuur zaviyesinde, gönül ve göz aynasında halini görsün, “akıl edip düşünsün” diye yayınlamayı, yaymayı ve paylaşmayı düşündüm. Bu sunum bana aittir. Ancak aşağıdaki metin bire bir kaynağından alındığı gibidir.       
“Rockefeller’e atfedilen bu itiraflar, aslında hepimizin bildiği tarihi gerçekler..
İşte David Rockefeller’in söyledikleri:
TÜRKİYE’YE ADNAN MENDERES ZAMANINDA
“MARSHALL YARDIMI” İLE EL ATTIK
(MNS: Bu külliyen uydurma, yalan ve iftiradır. Zira Marshal yardımı CHP zamanında başladı. İlk defa CHP, Chp başkanı ve Cumhurbaşkanı İ. İnönü tarafından 1947 ve 1948 yıllarında resmen alınıp fiilen kullanılmaya başlandıAyrıca, İncirlik Üssü tahsisi; Milli Eğitim’in (ABD) teslimi dâhil olmak üzere en ağır, onursuz ve sorumsuz anlaşmalar yapıldı. Dolayısıyla Amerika’nın Türkiye’ye el atması Menderes yoluyla ve marifetiyle değildir; Tam tersine İsmet İnönü ve CHP yoluyladır.. Kaldı ki, C. Bayar, A. Menderes ve arkadaşları öncülüğündeki DP’nin iktidara gelmesinde, mezkür belgede iddia olunduğu biçimde Amerika’nın hiçbir surette dahli, ilgi ve katkısı yoktur.)
Meselâ Türkiye’yi ele alalım.
Türkler de yıllar boyu komünizme karşı savaşmıştır.
1950’lerde ülke yönetimine bizim desteğimizle Adnan Menderes gelmişti. Aslında Menderes bizimle başta gayet güzel bir diyalog kurmuştu. Bizden seçimde aldığı destek karşılığında, Marshall yardımı adı altında devamlı borç alıyor ve ülkesinde yatırımlar yaparak sanayi yapısını geliştiriyordu. Fakat o kadar plansız ve programsız harcama yapıyordu ki ödeme günleri geldiğinde, bizden, borç ödemek için tekrar tekrar borç istemeye başladı.
Biz de kendisinden ülkesini yabancı sermayeye açmasını ve bizim şirketlerimize özel imtiyazlar tanımasını, diğer bir deyişle Osmanlı İmparatorluğu’na dayatılan kapitülasyonlar benzeri şeyler talep ettik Menderes bize bunu hiçbir zaman kabul etmeyeceğini söyledi ve bizden uzaklaşamaya başladı.
Ülke insanı ilk defa asfalt yollarla tanışıyor, fabrikalar arka arkaya dikiliyordu.
Ülkenin çoğunluğu Müslüman olduğu için ülkenin her yerine camiler yaptırıyordu.
Menderes bu şartlarda iktidarda ki yerini uzunca bir süre için, sağlamlaştırdığını sanıyordu. Bir darbe ile bu işe bir son verildi ve sonunun öyle bitmesini istemediğimiz halde, çalışma arkadaşlarıyla beraber idam edildi. Sadece Celâl Bayar kurtuldu, çünkü bir Mason’du ve yakın arkadaşı Papa Roncalli ya da diğer adıyla 23. John, Vatikan’ın baskısıyla onu idamdan kurtardı.
1980 DARBESİ BİZİM İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA YAPILDI
(MNS: Bu, tam anlamıyla KUYRUKLU BİR YALANDIR. Şerefli Türk Milleti ve dönemin Milli Ordusuna yapılmış iğrenç bir iftiradır. Zira malum ve mezkür müdahale öncesi günde onlarca bomba patlar, baskın, isyan ve kurtarılmış bölge savaşları yapılır ve ortalama 25-30 vatandaşımız cinayet, kalleş saldırı, intikam ve katliamların kurbanı olurdu. Dolayısıyla 12 Eylül; Onurlu-sorumlu, şerefli ve şanlı Türk Ordusunun “silsile-i meratibe” uygun olarak; Hak, adalet, vazife şuuru ve hukukun içinde müdahale ederek, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne sahip çıkmasından; İhanet şebekelerinin tasallutundan ve hain siyasetin ihanetinden kurtarmaktan ibaret meşru ve yasal bir harekettir.)  
Aynı ülkede gerçekleşen 1980 darbesi de bizim isteklerimiz doğrultusunda yapıldı.
O zamanlar ülkede bir solcular, bir sağcılar iktidara geliyor ve bizim isteklerimiz doğrultusunda ülke ekonomisini yönlendiriyorlardı. Fakat Amerika ve Avrupa’da gelişmiş ülkelerin piyasaları doyuma ulaşmışlar ve biz yeteri kadar mal satamaz olmuştuk. Bunun üzerine diğer az gelişmiş ülkelere uyguladığımız planı onları da uygulamak istedik ve serbest piyasa ekonomisine geçmelerini ve ithalatın serbest bırakılmasını talep ettik.
Bu istediğimizi kabul etmiş görünüyorlar, fakat işi uzatıyorlardı.
BİNLERCE TÜRK GENCİ
UYDURMA İDEOJİLER UĞRUNA CAN VERDİ
(MNS: Eğer bulabilirseniz “KARAYILAN DOKTRİNİ” isimli kitabı bulun ve dikkatle okuyun lütfen!.. Bu kitapta, gerçekten de dış güçlerin manipülâsyonu (güdüm, destek ve teşviki) ile Türkiye’de uygulanan hain plânları, soygun-vurgun, kalleş cinayet, faili meçhuller ve hiç ummadığınız kimselerin ihanetlerini görün.)
En sonunda bu ikilem yine bildiğimiz yollarla, “Ordo Ab Chaos” ile çözüldü.
Yani önce kaos, sonra düzen. Provokatörlerimiz aracılığıyla sağ ve sol ideoloji kavgaları başlatıldı. Aslında başında onay vermiş gibi göründüğümüz Kıbrıs Savaşı’ndan sonra ülkeye uygulanan ambargo sayesinde halk canından bezmiş, ülkede yağ ve tuz bile bulunamaz olmuştu. Karaborsacılar zenginleşirken halk iyice sefalete düşmüştü.
Ülkeye gönderilen provokatörlerimiz için bu halkı kışkırtmak hiç zor olmadı. Ülke halkı sağcı ve solcu olarak iyiye bölündü ve çatışmaya başladılar. Olaylar öyle bir dereceye geldi ki, hergün elli-altmış kişi sokak çatışmalarında ölmeye başlamıştı. Bütün ülke terör korkusu altında eziliyordu. İnsanlar akşamları sokağa çıkamaz olmuştu. Her an bir serseri kurşuna hedef olmak vardı. Binlerce Türk genci uydurma ideolojiler uğruna can vermişti. Hükümetler birbiri arkasına iktidara geliyor fakat olayları önleyemiyorlardı.
Sonra darbe geldi ve bütün olaylar bıçak gibi kesiliverdi. Zavallı ülke halkı bu sözde başarıyı darbenin bir neticesi olarak gördüler. Çünkü nihayet terörizm sona ermiş, ülkeye huzur gelmişti. Aslında provokatörlerin görevi bitmiş, sahneden çekilmişlerdi. Burada oynanan oyun, halkı umutsuz ve çaresiz bir duruma düşürmek ve onlara bir “kurtarıcı” sunmaktır; ondan sonra bu kurtarıcı ne yaparsan yapsın hemen kabullenecektir.
ÖZAL, İSTEKLERİMİZ DOĞRULTUSUNDA
KAPILARI SONUNA KADAR AÇTI
(MNS: Bu iddia gerçekten doğru. Üstelik Özal TL’yi konvertibil ettiği halde, dünya çapında dolaşıma sokmaya muktedir olamadı veya beceremedi. Dolar karşısında Rte/Akp hükümet ve icraatlarından sonra TL’yi en çok değersizleştiren Özal; ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail ile Rusya’nın telkinleri doğrultusunda Kuzey Irak - Çevik Kuvvet, Uçuşa Yasak Bölge bağlamında anarşi, terör ve tedhiş örgütlerine çok büyük taviz ve ivazlar vererek, ülkeyi bu kaosa taşımanın suçlusu da Özal’dır.. )  
Askeri hükümet bir süre devlet yöneticiliği yaptı ve bizim belirlediğimiz bir kişiye yönetimi devretti. Bu Turgut Özal’dı. Özal, tam da bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkenin kapılarını bize sonuna kadar açtı. Bizim şirketlerimiz bu bakir piyasaya kurtlar gibi saldırdılar. İlk önceleri fiyatları çok düşük tutarak yerli sanayinin rekabet gücünü düşürdüler.
Ülke artık Amerikan ve Avrupa yapımı mallarla dolmuştu.
Sanayi şirketlerimiz stoklarını eritirken finans şirketlerimiz de ülkeyi artan ithalatı karşılayabilmeleri için yüksek faizlerle borç yatağına sürüklüyorlardı.
Böylece, gelişmekte olan ülkeler olarak adlandırdığımız bu ülkelerin hemen hemen hepsinde uygulanan ve 80’li yıllarda başlatılan bu proje ile, bütün ülkeler, hem bizlerden aldıkları mallarla sanayi şirketlerimizi zenginleştirmeye devam ediyorlar, hem de bu malların karşılığı olan ödemelerini yapabilmek için bizim finans şirketlerimizden aldıkları yüksek faizli kredilerle, her sene artan bir borç batağına sürükleniyorlar.
TÜRKİYE’DE PARA İTİBAR GÖRDÜ,
ARKADAŞ, DOST, AİLE GİBİ KAVRAMLAR UNUTULDU
(MNS: 27 Mayıs 1960’dan itibaren başlayan rüşvet, iltimas, hırsızlık, yolsuzluk ve devlet eliyle soygun-vurgun vakıaları ivme kazandı; Çok büyük bir etkinlik alanına yayılma imkânı buldu; “BENİM MEMURUM İŞİNİ BİLİR” söyleminden de açıkça anlaşılacağı üzere haksızlık, adaletsizlik aldı yürüdü. Yalan-talan, soygun ve vurgunun önü alınamaz hale geldi..1982 Anayasası’nın en adil, insani ve demokratik hükümleri kaldırılarak, siyasette kalitesizlik, diktatörlük, vesayet ve yozlaşmanın önü açıldı.) 
Bu arada, Özal bütün bunların yapılabilmesi için gereken kanunları yavaş yavaş çıkarmıştı. Bu ülke vahşi kapitalist sistemle o kadar çabuk uyum sağladı ki, bizim bile düşünemediğimiz hayali ihracat gibi vurgun yöntemleri keşfettiler.
İnsanlar artık en kısa ve en kolay yönden servet yapmanın peşine düştüler.
Rüşvet, devlet bankalarının çeşitli entrikalarla soyulmaları, banker skandalları birkaç örnek: Arkadaş, dost, aile gibi kavramlar unutuldu ve sadece parası olanlar itibar görmeye başladı. Bu arada, yerli sanayi can çekişiyor, küçük işletmelerden başlayarak yavaş yavaş büyük işletmelere doğru bir iflas dalgası yayılıyordu. Devlet işletmeleri ise bizim istediğimiz yöneticilerin atanmaları sağlanarak zarar ettiriliyordu. Sonunda bu işletmeler ya kapatılıyor, ya da özelleştirme hikâyesiyle, ucuz fiyatlarla şirketlerimiz tarafından ele geçiriliyordu.
“KÜRT DEVLETİ PROJESİNİ”
HAYATA GEÇİRMEK İÇİN ÖNCE ÖRGÜT YARATTIK
(MNS: Gerçekte bu örgüt, ilk defa 27 Mayıs kalkışmasından sonra Milli Birlik Komitesi ve CHP iştiraki ile Sivas Kamplarında kuruldu. İlk “Kürt Sorunu” raporu ve bölücü söylemleri İşçi Partisi (Doğu Perinçek) ile CHP (İsmet İnönü, Bülent Ecevit, Deniz Baykal) ihanet plânları, hain projeleri ve sistemli “Amerika, Fransa, Almanya, Yunanistan, Rusya ve İsrail’in) çabaları ile oluşturuldu. (Başta Mahir Kaynak olmak üzere, Pek çok belge ve kitapta iddia olunduğu veçhile; Pkk ve türevlerinin de, bizzat MİT eliyle kurulduğu istikametindeki söylemler oldukça yaygındır…) Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı görevlerinde de bulunan, bir dönem DYP başkanlığı da yapmış olan Mehmet Ağar’ın “DÜZ OVADA SİYASET” söylemini müteakip; Rte/Akp mihraklarınca “Çözüm Süreci” kapsamında ivme kazandırılarak bu kanlı, kirli, kaotik ve buhranlı günlere kadar taşındı…)      
Beyni yıkandığı için temiz hayallerle işe başlayan Özal, sonunda bu sistemin gerçeklerini görerek kendisini de kapitalizmin çarklarına kaptırdı. Ailesini ve yakın çevresini zengin etmeye başladı. Öyle bir duruma geldiler ki Özal’ın çevresinde prens ve prensesler ortaya çıkmaya başlamış, biz ülke monarşizme dönüyor diyerek kaygılanmaya başlamıştık.
Aslında tam bir komedi oynanıyormuş. Her neyse, ülke insanının tepkisini ölçmek için kendisinden Kürt devleti fikirlerinden bahsetmesini istedik. Fakat bu düşünceler kendisine pahalıya maloldu. Biz de Kürt devleti projemizi hayata geçirmek için *** denilen bir örgüt yaratıldı. Bu örgütle uğraşmak ülke ekonomisine çok büyük zarar verdi ve şu anda koskoca Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan bir avuç toprakta varlığını sürdüren Türkiye, bizim hiçbir istediğimiz geri çevirecek durumda değil. Sanırım yakın gelecekte topraklarından biraz daha, bir süre sonra da bizim için hala geçerli olan Sevr Antlaşması uyarınca hemen hemen tamamından fedakârlık etmek zorunda kalacak.
TÜRKİYE BİZİM İÇİN ÇOK ÖNEMLİ…
SU KAYNAKLARININ ÖNEMLİ BİR KISMI BURADA
(MNS: Su konusunda, başta Süleyman Demirel olmak üzere Turgut Özal ve AKP dönemlerinde çok büyük tavizler verildi. GAP defalarca sekteye uğradı/uğratıldı. Güney Doğu bölgesinde “özel surette” beslenerek desteklenen anarşi, terör - tedhiş; Başta GAP olmak üzere bölgede yapılan, gelecekte yapılması plânlanan ve GAP gibi kısmen de olsa fiilen yürüyen yatırımları sabote, tahrip, tarumar ve devam eden önemli inşaatları imha konusunda 30-40 yıl boyunca saldırılar hiç dinmedi, dindirilmedi!..
UNUTMAYIN!.. 1. Lânetli Türk-Müslüman düşmanı Gâvur: “Türkiye, asla Türklere bırakılmayacak kadar değerlidir” diyor. 2. Ülkemizde 1984’lere kadar, bütün dere, ırmak, göl ve nehir suları içilebilir; Şehir Şebeke suları tereddütsüz kullanılır ve sahillerimizin her köşesinde tam bir güvenle denize girilebilirdi. Şimdi artık, şebeke suları içilmek bir yana, neredeyse kullanılamıyor. Sahillerimiz pislik, lâğım atıkları ve mikrop içinde. Suyu içilebilecek akarsu kalmadı. Hatta akar, dere, göl-gölet ve nehir bağlısı akarsularımızın çoğu “HES Belâsı yüzünden” yok oldu. Ülkede su parayla!.”    
Rockefeller de sözü devralarak başlıyor; Türkiye hakkında biraz daha durmak istiyorum; çünkü dünyadaki en stratejik konumdaki ülkedir ve bizim için çok önemlidir. Nedenlerine gelince: Bir kere Büyük İsrail Devleti topraklarının su kaynaklarının önemli bir kısmı şu anda Türkiye’ye aittir. İkincisi, Müslüman ve demokratik bir ülke olarak bu konuda öncü bir ülkedir. İslamiyeti yıkmak istiyorsak önce Türkiye’den başlamalıyız.
Üçüncüsü, Avrupa ve Asya arasında bir köprü durumdadır.
Maden, petrol, doğalgaz gibi zengin yer altı kaynaklarına sahip Ortadoğu ve Kafkasya’ya hakim olmak istiyorsak bu ülke elimizin içinde olmalıdır. Ortadoğu hemen hemen elimizde sayılır. Kafkasya ve Orta Asya’daki diğer Türk devletleri de yakında darbelerle kargaşaya boğulacaklar ve avucumuzun içine düşecekler. Bu Türkler aslında birleşip bir araya gelseler karşılarında hiçbir güç duramaz. Bu yüzden böyle bir olasılığa karşı, ajanlarımız her an tetikte bekliyorlar. Türk devletlerinde kilit mevkilerdeki adamlarımız, aralarında en ufak bir yakınlaşma sezdiklerinde hemen istikrarı bozacak olaylar ve darbelerle bunu önlüyorlar.
EN ÖNEMLİSİ, “TÜRKLER MEDENİYETİN BEŞİĞİDİR”
VE KÖKENLERİ SÜMERLERE KADAR DAYANIR
            (MNS: “Biz, zamane Türkleri hariç olmak üzere, bütün dünya aydınları, bilim insanları ve kanaat önderleri bilmektedirler ki; “Türk Milleti cevheri aslisi çok yüksek, hars olarak asil, aziz; Gerçekte âlim, akil, mucit, keşşaf, namuslu-dürüst, demokrat, onurlu, sorumlu ve muktedir bir millettir. Adaletin hamisi, medeniyetin banisi; Küresel barış, Evrensel hukuk, huzur, eşitlik, emniyet ve güven ikliminin tarafsız, adil ve yegâne mimarı Türk Milleti’dir. İnsanlık, başta yazı-harf ve rakam olmak üzere; Başlangıç itibarıyla her iyi, doğru ve mükemmel’in Türk’lere ait olduğunun farkındadır.”
Konuyla ilgili olarak: Gene D. Matlock [81 yaşında olan yazar Amerikan vatandaşı El Dorado. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır. Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okudu. Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında.] Muazzez İlmiye ÇIĞ, Kâzım MİRŞAN, Haluk TARCAN ve Servet SOMUNCUOĞLU adlı Evrensel Bilim Adamı, Araştırma-Tarihçi ve Yazarları LÜTFEN dikkatle okuyunuz…)
Dördüncüsü, ülke bor madenleri bakımından dünyanın en zengin ülkesidir ve bu maden dünyada yakın bir gelecekte, petrolden bile daha önemli bir hale gelecek.
Beşincisi ve belki de en önemli olanı Türkler medeniyetin beşiğidir. Türkler, Milattan Önce 4.000’lerde Orta Asya’da yaşayan büyük bir felaketten sonra yaşadıkları yerleri terk edip, Mezopotamya’ya ve Rusya üzerinden Avrupa’ya gelen Aryanlar, yani dünyadaki en medeni olarak kabul ettiğimiz Ari Irk’tandırlar ve Avrupa’daki Finliler, Macarlar gibi bazı uluslar Türk kökenlidir. Ayrıca Anadolu’da büyük uygarlıklar kuran Hititler ve Asurlular’ın da Türk kökenli olma ihtimali yüksektir.
Milattan Önce 3.500 yıllarında Mezopotamya’da yaşamış olan Sümerler ilk yazıyı bulan, toplumda adaleti sağlamak için ilk yasaları çıkaran ve mahkemeleri kuran, ilk para kullanan ve vergi toplaya, ilk okul açan ve tekerleği bulan ulustur: yani dünya medeniyetinin başlangıç noktasıdır ve soyları tarihçilerimizin araştırmalarına göre Türk kökenli insanlardır.
Çünkü Sümerler o bölgenin yerli halkı değildirler.; yani göçebedirler ve tarihçilerimizin araştırmalarına göre “kız” manasına gelen “kır” kelimesi, “öküz” manasına gelen “ökür” kelimesi gibi bugüne kadar çözülebilen 1000 civarında Sümerce kelime ve “Ayağını yere sıkı bas, Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır, Sel gibi silip süpürmek, Yağ gibi erimek” gibi yüzlerce atasözü bugün Türkçe’de kullanılmaktadır. Sümerlerin Ay Tanrısı’nın simgesi olan “Yarımay”, bugün Türk bayrağında kullanılmaktadır. Roma ve Yunan medeniyetleri Sümerlerden oldukça fazla faydalanmışlardır; mesela yapılarındaki süslemeleri ve Tanrıları Sümer tapınaklarından gelir.
Fakat biz bunu örtbas etmek için, Milattan Önce 2.000 yıllarında, yani Sümerlerden 1.500 yıl sonra başlamış olmasına ve Yunan medeniyetini, dünyadaki ilk medeniyet olarak dünyaya tanıttık. Daha da ilginç olanı, Yunanlılardan önce Mısır Medeniyeti başlamıştır; ama onlar da ancak Sümerlerden 1000 sene sonra piramitlerini yapabilecek uygarlık düzeyine gelebilmişlerdir. Mayalar ve İknalar; Sümerlerden 2000 sene sonra zigguratlarını aynı biçimde yapmışlardır.
MEDENİYETİN BEŞİĞİ OLARAK TÜRKLERİ KABUL EDEMEZDİK,
BU MİRASA EL KOYMALIYDIK
(MNS: İşte bütün mesele budur. Bu nedenle vahşi batı Türk ve İslâm âlemi üzerinde kara bulutlar estirmekte; Ülke yöneticilerinin kalitesini düşürmekte ve peş peşe ihanet; Anarşi, terör, tedhiş, şer ve şeamet örgütleri kurmak suretiyle Tükler ile Müslümanlara dirlik vermemek için ellerlinden geleni yapmaktadırlar.)  
Medeniyetin beşiği olarak Türkleri kabul edemezdik; tam aksine bin bir entrika ile bu kültür miraslarına el koyarak biz onları bütün dünyaya barbar, hak hukuk tanımayan bir toplum olarak tanıttık ve bunda da oldukça başarılı olduk. Sümer Kralları Urukagina ve Urnammu, çok tanrılı bir toplum kurarak, insanlar arasında adaleti sağlamak ve haksızlıkları önlemek için yasalar çıkararak, çağımız toplumlarına öncü olurlarken, bugün tek tanrılı bir toplum olan Türkiye’de bizim çalışmalarımız sonucu, fuhuş, rüşvet, hırsızlık, haksız kazanç ve gelir dağılımı aşırı düzeylerdir.
Aslında insanlar tarih kitaplarını açıp okusalar, bütün gerçeği görecekler ama insanoğlu için duyduğuna inanmak yeterlidir, okumak çok zor gelir.
Ben de o ana kadar en medeni ulus olarak İngilizleri görüyordum. Duydukları hiç hoşuma gitmeyince konuyu değiştirmek istedim.
TÜRK MEDENİYETİ HAKKINDA TOPLU/ÖZET BİLGİ: 
(“Bugün için dünyanın en güçlü devleti olan ABD’nin kuruluş yaşı 239 dur. Amerika Kıtasının bulunması ise yaklaşık 500 yılı bulur. Hâlbuki Türkiye Devletinin üzerinde bulunduğu topraklar, insanlık tarihi ile eşdeğerdir. Şanlıurfa-Göbeklitepe’de 1995 yılından beri yapılmakta olan arkeolojik çalışmalarda bulunanlar, insanlık tarihi hakkında bilinenlerin yeniden düşünülmesini gerektirecek, bilgileri değiştirecek, dinler tarihini yeniden sorgulatacak niteliktedir. Göbeklitepe tarihin en eski ibadet merkezlerindendir. Bulgular, bugünden 12.000 yıl öncesinde kurulduğunu kanıtlamaktadır.
Yani Türklerin vatan toprakları üzerinde, ABD Devletinin kuruluşundan 11.761 yıl önce, İngiltere’de bulunan Stonehenge’ den 7.000 yıl önce, Mısır Piramitlerinden 7.500 yıl önce medeniyet vardı. Bu topraklar, insanlık tarihi boyunca hemen tüm medeniyetlere ev sahipliği yapmış yerlerdir. Büyük Atatürk’ün teşvik ettiği "Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezi" projesinden, Atatürk öldükten sonra devlet desteği çekildi!
Prof. Dr. Kazım Mirşan bu konudaki eşsiz çalışmaları, Haluk Tarcan’ın çabaları, rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun 5.000 in üstündeki "Kaya Yazıtları" ve on binlerce “Damga” bulguları ile Van’da 25 yıl süren ve yabancı bilim adamlarının da katıldığı çalışmalardan elde edilen sonuca göre; -Yazı M.Ö. 16.000 yılında Türkler tarafından icat edildi., -Roma’nın küllerinden kurulduğu medeniyet olan ETRÜSK’ler, Türk’tür. Etrüsk yazıtları ilk kez 1970 senesinde Kazım Mirşan tarafından okundu., -Romalılardan önce İtalya’da yaşayan Etrüsklerin konuştuğu dil olan Etrüsk’çe, Ön-Türkçe kökenlidir., -İskandinavya dâhil, tüm Avrupa’da 5.000 den fazla Ön-Türkçe yazıt bulunmaktadır., -Norveç-İsveç-Portekiz ve Fransa’da mağaralardaki yazıların Türk Damgaları (harfleri) ile okunduğunda anlam kazandığı kesinleşmiştir… BİLMİYORSANIZ YÖNETEMEZSİNİZ; Rıfat SERDAROĞLU, 14 Ağustos 2015)
OSMANLI’YI YIKMAK ZOR OLMADI
(MNS: Osmanlı’yı yıkmak için ta 1300 yıllarında harekete geçtiler. 1700 yılına kadar hep yıkılan, Osmanlı tarafından tokatlanıp-tekmelenen kendileri oldu. Lâkin 1700’den itibaren Osmanlı’nın istikametten şaşması, hakkaniyet, hakikat ve adaletten ayrılarak, lüks, ihtişam, keyif, sdaltanat ve sefahahata dalması ile birlikte duraklama devri başladı. Bununla beraber hepsi biden Osmanlı’nın üzerine çullanıp en kalleş biçimde hitamına [Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasına] neden oldular.)
“Dünya ülkelerini nasıl ele geçirmeyi düşünüyorsunuz?” diye sordum. Rothschild kendimden emin bir tavırla konuşmayı sürdürdü.
Rothschild: Sana tarihten örnekler vererek gücümüzü göstermek istiyorum; Birinci Dünya Savaşı, Avrupa’da bize karşı olan imparatorlukları dağıtmak ve en önemlisi Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayarak Ortadoğu’daki petrol yataklarını ele geçirmek ve İsrail devletinin yolunu açmak için çıkarılmıştı.
İsrail devletinin kurucusu sayılan Theodor Herlz, o zamanki Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit’e giderek, bizim ailemizin desteğiyle Filistin topraklarını satın almak istedi.
Fakat padişah bize karşı çıktı. Bizim için Osmanlı İmparatorluğu’nu yıkmak çok zor olmadı. Çünkü padişahlar genellikle Türk kadınları yerine, fethettikleri ülkelerden köle olarak getirdikleri başka din ve ırklara mensup kadınlarla evleniyorlardı.
Tabii Hürrem Sultan gibi bu kadınlar zamanla ülke yönetiminde söz sahibi oldular ve kendileri gibi yabancı kökenli adamlarıyla bizim istediğimiz gibi, ülkeyi yıkıma götüren bir şekilde yönetmeye başladılar. Padişahlar ise devlet yönetiminin emin ellerde olduğu düşüncesiyle zevk ve sefaya dalmışlardı. Bu da Osmanlı’nın çöküş devrini başlattı.
Mason örgütleri tarafından kışkırtılan insanların çıkardıkları isyanlarla topraklar kaybedilmeye başlandı. Hazine plansız harcamalarla tüketildi. Savaş sonunda hedefimize ulaşmamıza az kalmıştı; ama Atatürk adında bir lider ortaya çıkarak planlarımızı bir süreliğine ertelememize neden oldu. Tabii ki sonuçta bizim finans ve silah sanayi şirketlerimiz servetlerini onlarca kez katladılar.
I. Dünya Savaşı sonunda Monarşizm tez olarak, Demokrasi antitez olarak, Komünizm’i yani sentezi oluşturdu.
HİTLER, BİZİM TARAFIMIZDAN GETİRİLDİ,
ÇÜNKÜ BURADAKİ YAHUDİLER
İSRAİL DEVLETİNİ KURMAYA YARDIMCI OLMADILAR
(MNS: Çok dikkatle araştırıldığında Birinci Dünya Savaşının, ne pahasına olursa olsun Osmanlı Devleti’ni parçalayıp yok etmek.; İkinci Dünya Savaşınınsa “Yeni Dünya Düzeni” adı verilen sömürü, soygun, vurgun, milletlerin haklarını gasp, irtikap; Aleni ve cebri hırsızlık furyasının yerleştirilmesi ile proje sahibi İzrail (Tanrıyla savaşa tutuşma vaziyeti ısrarla sürdürülen zorbalar) kavmine bir devlet oluşturmak maksadıyla, düzen olarak tezgâhlandığını açıkça görebilirler.Ki, bu tezgâhla milyonlarca insan katledildi!.)
İkinci Dünya Savaşı’nın asıl sebebi şu an olduğu gibi dünyada başlayan ekonomik krizlerdi; diğer bir önemli neden ise Diaspora’nın yani kutsal topraklar dışında yaşayan Yahudilerin, yeni İsrail devletini kurmaya yardımcı olmamaları ve bu ülkeye dönmeyi kabul etmemeleriydi. Hitler’in bulunduğu mevkiye gelmesi ve Alman ulusunu büyülemesi, yine bizim tarafımızdan aldığı mali yardımlar sayesinde olmuştur. Harriman, Guaranty tröstü gibi Amerikan finans devleri, Alman çelik kralı Thyssen’ın mali yardımları ve Thule Örgütü’nün desteğiyle Hitler, dünya savaşı başlatacak güce erişiyordu. Bu iş için Hitler seçilmişti; çünkü Yahudilerden nefret ediyordu.
Sebebi ise, babaannesi o zamanlar zengin bir Yahudinin yanında hizmetçi olarak çalışıyordu ve babaannesi bu Yahudi patronu tarafından hamile bırakılmış, durumdan haberdar olan evin hanımı tarafından evden kovulmuştu. Babaanne kucağında bir bebek ile, yani Hitler’in babasıyla, başka bir iş bulamayınca koyu Katolik olan baba evine geri dönmüştü. Hitler zamanla bu gerçeği öğrenmiş, Yahudilere kin duymaya başlamıştı.
İsrail topraklarına dönmemekte ısrar eden Yahudileri korkutmak amacıyla birkaç katliama izin verildi ve söylenenden çok daha az kişinin öldüğü bu katliamlar kullanılarak sözde milyonların yok edildiği Yahudi katliamı senaryoları üretildi.
Şimdi aynı katliam senaryosu Ermeni Soykırımı adı altında Türklere uygulanmaktadır. Bu saçma soykırım masalı Türklere yüklenecek ve böylece Türkiye yüz milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalacak. Bu da Türk ekonomisi için büyük bir darbe olacaktır.
ATOM BOMBASI, YAHUDİLERİN YAŞADIĞI ALMANYA’YA
ATILAMAZDI, BU NEDENLE JAPONYA KIŞKIRTILDI
Almanlar’dan nefret eden o zaman ki Siyonist başkanımız Einstein’ın Amerikan Başkanı Roosevelt’e bir öneri mektubu göndermesiyle atom bombası çalışmaları Manhattan Projesi altında başlatılmış ve kısa sürede sonuç alınmıştı.
Ama bir sorun vardı, bu bomba çok güçlüydü ve deneme yapılabilmesi için Amerika’nın halkın desteğiyle savaşa girmesi gerekiyordu. Ayrıca Alman şehirlerinde çok sayıda Yahudi yaşıyordu; bu ülkeye atom bombası atılamazdı. Japonlar kışkırtıldı ve daha önceden haber alınmasına rağmen, halkın duygularıyla oynanarak desteğinin kazanabilmesi için yüzlerce Amerikan askerinin ölmesiyle sonuçlanan Pearl Harbor baskınına göz yumulmuş ve bu sorun da aşılmış oluyordu.
İSRAİL DEVLETİ,
ROTSCHILD AİLESİ’NİN CÖMERT MALİ DESTEĞİ İLE KURULDU
Ve böylece Büyük İsrail İmparatorluğu’nun temelini oluşturan İsrail Devleti 1948’de Rotschild Ailesi’nin cömert mali desteğiyle kuruldu. Ordo Ab Chaos yine işe yaramıştı. Bu arada savaşta iflas eden ülkelerin ekonomilerinin düzeltilmeleri için Harriman, Rockefeller, Vanderblit ve Rothschild finans kurumlarından aldıkları borç paralar devreye giriyordu.
SOVYETLER BİRLİĞİ’NE YETERİ KADAR ÜLKE TAHSİS EDİLMİŞ,
MALİ DESTEK VERİLMİŞTİ
(MNS: Tıpkı Sosyalizm ve türevleri gibi Komünizm de bir SİYOM (siyonizm) plânı ve insanlığı sömürme projesinin iğrenç parçasıdır. Bu sayede milyonlarca Türk, Müslüman, Hazar Musevisi ve Hıristiyan hunharca işlenen cinayetlerle katledilmiştir. Kalanlar dinsizleştirilip, bütün semavi vahiy dinleri “insanı uyuşturan ve çalışmaktan alıkoyan afyon olmakla” suçlanarak, mensupları en insanlık dışı katliam, soykırım ve sürgünlere maruz bırakılmıştır.)    
Sovyetler Birliği, Hegel Diyalektiği gereği bir karşıt güç yaratılması gerektiği için, Amerikan International Barnsdall Corporation şirketinin verdiği ekipman ve yine Amerikan W. A Harriman Company ve Guaranty Tröstü tarafından verilen mali desteklerle petrol kuyuları ve maden yatakları açarak, ekonomisini geliştirdi.
Bu arada dünya ülkeleri komünizm ve kapitalizm arasında seçimlerini yapmaya başlamışlar; Sovyetler Birliği’ne kapitalizmi savunan bizlere karşı eşit bir güç oluşturması ve bu oyunun sürdürülebilmesi için yeteri kadar ülke tahsis edilmişti.
ÇİN, HENÜZ KONTROL EDEMEDİĞİMİZ BİR ÜLKE
AMA ABD EKONOMİSİNE KATKISI BÜYÜK
Çin ise Amerikan Bechtel Corporation’ın verdiği teknoloji ve beyin gücüyle süper bir güç haline geldi. Bu ülke henüz kontrol edemediğimiz, dünyadaki tek ülke. Fakat Amerikan ekonomisine büyük katkıda bulunuyorlar; çünkü iş gücü çok ucuz, ayda 30 dolara çalışacak işçi bulmak bizim ülkelerimizde patronların en tatlı rüyası olurdu.
VİETNAM, KORE, KAMBOÇYA, TAYLAND, ENDONEZYA,
AFGANİSTAN, İRAN-IRAK, YUGOSLAVYA SAVAŞ
ENDÜSTRİSİ’NİN DENEME VE GELİŞMESİNE YARADI
(MNS: Başta insanlar olmak üzere; Yaşam boyutunun zorunlu ve mutlak ihtiyacı, olmazsa olmaz tamamlayıcı unsuru bitkiler, hayvanlar ve ilmen canlı kabul edilmesi gereken su, ateş ve hava (anasırı Erbaa)  insanlıkla, sürdürülebilir hayat ile özdeştir. İnanç boyutunda durumu ve konumu her ne olursa olsun; En azından, sıradan bir hayvan kadar içgüdü sahibi olan insan formundaki mahlûk önce hemcinsini; Sonra da hemcinsinin yaşaması için elzem olan “tabiatı” (doğal kombinasyonu) özenle korumak zorundadır.
            Kelime ve kavram bazında çok büyük ve köklü bir millete ait olan “uygarlık” düzeyine ulaşmış, diğer bir deyimle “medeni” (Arap toplumundaki vahşi çöl varlığı bedeviye karşılık gelir)  topluluklar için bu bir yaşam biçimidir. Uygar toplumların; Birbirlerini, yaşamak için muhtaç bulundukları bütün türleri ve tümden doğal dengeyi bilinçsizce tahrip ve tarumar eden yığınları tedip ve terbiye etme hakları vardır.    
            Fakat 1900 – 2000 yıllarına rastlayan ve sözde “yenidünya düzeni” nam bir nitelikli sahtekârlığın, çok kanlı bir dayatma sonucu hayata geçirildiği 20. Asırda bu iddianın büyük bir yalan ve iğrenç bir palavra olduğunu görüyoruz. İşte ispatı:   
            En çok insan öldürenler, Müslümanlar mı, ateistler mi, Bati mi?
Yirminci asırda kimler daha çok gaddarlık, alçaklık yapmış insanları (Democide) soy kırımlarla, katliamlarla siyasi cinayetlerle öldürmüşler? Kaç kişi savaşlarda ölmüş bir listesini yapmaya çalıştım. Çünkü günümüzde maalesef herkes ezbere konuşuyor.
Bizi ilgilendiren tarafı hakkında şunu söyleyebilirim:
(1) Müslümanlar bütün cinayet, katliam, soy kirim, savaş sonucu gerçekleştirilen ölümlerin sadece %1.8'ini yapmışlar. (aşağıda detayları var. Daha detaylı okumak isteyenler için alınan kaynaklara ait referanslar verilmiştir.)
(2) Bütün bir Müslüman Dünyanın öldürdüklerinin %29.4'u (1,883,000 kişi) Osmanlı (daha ziyade İttihat Terakki) dönemine, %13.7'isi (878,000 kişi) ise Cumhuriyet döneminde öldürülmüş. Müslümanların öldürdüklerinin %43.1'i Osmanlı + Cumhuriyet dönemine ait.
1900-2000 seneleri arasında dünyada kendi devletleri tarafından öldürülenlerin (soy kirim, katliam, politik sebeplerden dolayı öldürülenler) sayılarına bakarsak:
Bütün Dünya’da ................................262,000,000 kişi öldürülmüş.
Ateist ülkelerde (en azından)*...........158,451,000 kişi (Toplamın %60'i)
Müslüman Dünya’da (en azından)..4,993,000 kişi (Toplamın %2'isi)....
Bunların 1,883.000'i Osmanlı, 878,000'i Cumhuriyet doneminde.
Bati dünyası ve sömürgeciler........70,946,000 kişi (Toplamın %27'isi)
Diğer ülkeler............................28-29,000,000 kişi (Yaklaşık toplamın %11'i) (1)
Bu rakamlara göre:
(a) Kendi yurttaşlarına en az katliamlar yapan, soy kirim uygulayanlar Müslüman Ülkeler. Tüm dünya’ya göre: %2 oranına sahipler.
(b) En fazla cinayet, soykırım ve katliamları ateist ülkeler yapmış. Müslümanların tam 30 misli. Ateist ülkeler listesinde Rusya, Çin ve diğer komünist ülkeler var.
(c) Bati ülkeleri ve emperyalistler toplam soy kirim, katliam ve cinayetlerin %27'isini işlemişler. Emperyalistlerin toplamı 50.000.000 ve bütün bir kolonici/emperyalist/sömürgeci döneme ait; sadece 20. asra değil. Buna Amerikan yerlileri ve öldürülen zenciler dâhil mi belli değildi. (2)
(d) Aynı dönemde, sadece savaşlarda öldürülenlerin ise 80-110.000.000 civarında. (3) Bunların 1.400.000'i Müslümanlara ait (savaşta çarpışan taraflardan birisi Müslüman diğeri değilse, yarısı alınmış) Yani savaşta öldürülenlerin %1.5'ugu Müslümanlar tarafından öldürülmüş. (4)
(e) Müslümanlar, savaş/siyasi hepsi dâhil bütün öldürülenlerin %1.8'inden mesul. SONUC: DEMEK KI, Müslümanlar kanlı savaşlar, cinayetler, katliamlarla en az insan öldürenler. Müslüman olmayan dünya 55 misli daha fazla insan öldürüyor. Mustafa Nevruz SINACI, Ankara: Ulusal Anayurt Gazetesi, 03 Ağustos 2015)
Size dünyadan kısa örnekler vererek konuşmamıza devam edeceğim;
Vietnam savaşında, Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği silah endüstrileri, yeni imal ettiği silahları deneme fırsatı bulmuştu ve silah sanayisini canlandırmak için devlet, eskileri kullanarak elden çıkarmıştı. ‘Agent Orange’ adlı kimyasal silah ile bu zehirin bitkiler üzerinde ölümcül etkileri görülmüş oldu. Bir ülke ekonomisi batağa sürüklendi.
Kore savaşı ile bu ülke iyiye bölündü ve kalkınma hayalleri suya düştü. Böylece ülke ekonomisi tahrip edildi. Ayrıca bu ülkede mikrop bombaları ve dioksin gibi çeşitli zehirler ile biyolojik savaş denemeleri yapıldı. Kamboçya’da Amerika ile ticaret yapmayı reddeden lider Sihanuk 1970 yılında bir darbe ile devrildi ve yerlerine ülkeyi kaosa sürükleyen Pol Pot ve Kızıl Kmerler geçirildi. Tayland’da yine ülke yönetimi devrilerek yerine diktatörlük rejimi kuruldu. Ülke ekonomisi yıllarca bize çalıştı.
Endonezya devlet başkanı Suharto 1957-58 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri’nin verdiği silahlarla Doğu Timor’u işgal etti ve yıllarca sürecek bir kaos yarattı, binlerce insan öldü. Afganistan savaşı Ruslara silah sanayisini geliştirmek için büyük fırsatlar sunmuştur. Biz de yeni üretilen silahların etkilerini deneyebilmek için büyük bir fırsat yakalamıştık. Ayrıca ülke çok zengin yer altı kaynaklarına sahiptir. Afganistan yönetimi şu anda tamamen bizim kontrolümüz altındadır.
İran-Irak savaşı Saddam’a büyük vaatler yapılarak başlatıldı. İlk iş olarak birbirlerinin petrol kuyularını ve tesislerini bombaladılar. Tabii sonunda petrol zengini bu iki bizlerden daha fazla silah satın alıp savaşı kazanabilmek için ülke ekonomilerini iflas ettirecek düzeye getirdiler. Sonuçta bütün şehirleri ve petrol tesisleri yine bizler tarafından yeniden kurulacaktı. Bu de yine bizlerden daha fazla borç almakla mümkün oluyordu.
Saddam dolduruşa getirilerek başlatılan 1990 yılındaki Körfez savaşı ile ırak ekonomisi bir kez daha çökertildi; Kuveyt’i tekrar inşa etmek için milyarlarca dolarlık iş bağlantıları yapıldı; Amerikan askerleri bölgeye ilelebet yerleşti. Bu savaşta test amacıyla tüketilmiş uranyum bombaları kullanıldı. Bu bombalar, etkisi yıllarca sürecek radyoaktif maddeler yayarak bölgedeki yüz binlerce insanın, tabii bu arada bizim askerlerimizin de ölmesine yol açtı, hala da insanları öldürmeye devam ediyorlar.
1990 Yugoslav savaşında salkım bombaları kullanıldı. Bu teknoloji harikası bombalar yere yaklaştıklarında yüzlerce küçük bombalara ayrışıyorlar ve yere düştüklerinde hala patlamamış olanlar her zaman aktif birer bomba olarak kurbanlarını bekliyorlar. Rotthschild konuşmasına “Bu ülkelerin şimdi tamamen bizim kontrolümüz altında olduğunu sanırım söylememe gerek yok” diyerek ara verdi. Onun kaldığı yerden Rockefeller devam etti.
ZAİRE, ÇAD, YEMEN, GUATEMALA, ŞİLİ, BREZİLYA, DOMİNİK,
SOMALİ, PANAMA, EL SALVADOR, BOLİVYA, EKVATOR, PERU,
URUGUAY, ANGOLA’DAKİ SAVAŞLAR VE DARBELER
BİZİM PLANLARIMIZDI
(MNS: İlluminati’nin Hedefleri ve Dünya Hakimiyeti; Hazırlayan: Önder Demir
Dr. John Coleman, "Conspirator’s Hierarchy" isimli kitabında İlluminati’nin hedeflerini söyle sıralıyor: 1- Tek bir din ve onların kontrolü altında olan tek bir para sistemi ile bir dünya hükümetinin kurulması., 2- İnsanların tüm ulusal kimlik ve ulusal gururunun mutlak şekilde imhası. (Çünkü ancak böyle bir uluslar üstü dünya hükümeti toplumlara kabul ettirilebilir.) 3- Bütün yeryüzündeki dinlerin gözden düşürülmesi ve imhası. (Sadece onların dini Satanizm hariç.) 4- Dış uyaranlarla zihin teknikleri, 25. kareler, subliminal mesajlar ile kontrol edilebilen ve bu sinyallere, mesajlara cevap veren insan robotların yaratılması., 5- Bilgisayarın ve hizmet sektörünün dışında sanayileşmenin sonu. (Amaç, bir"post-endüstriyel sıfır büyüme toplumu"dur. Kalan sanayiler düşük maliyetli üçüncü dünya ülkelerinde üretilecek.) 6- Uyuşturucu kullanımı ve pornografiyi yasallaştırarak toplumlara yaygın olarak kabul ettirmek ve sonunda gayet normal kabul edilir bir "yaşam biçimi" yapmak., 7- Büyük şehirlerden kente göçü zorlamak ve Kamboçya’daki gibi Pol Pot çizgisinde faaliyetler., 8- İlluminati hedeflerini hizmet verenlerin dışında tüm bilimsel gelişmelerin bastırılması., 9- 2050 yılına kadar üç milyar insanın erken ölümüne neden olacak bir taraftan"lokalize savaşlar" diğer taraftan "açlık ve hastalık"., 10- İnsanların moralini zayıflatarak ve kitlesel işsizlik ile işçi sınıfını demoralize ederek böylece ilaç ya da alkol bağımlılığına sürüklemek, gençlerde uyuşturucu kullanımının ve agresif müziğin teşvik edilmesi, aynı zamanda aile biriminin zayıflaması ve dağılmasına yol açar.)
Zaire devletinin başına CIA destekli bir darbe ile 1965 yılında geçen Mobutu, George Bush’un deyimiyle Afrika’daki en iyi adamımız oldu. Çad Hükümeti 1982 yılında bir darbe ile devrildi ve yerine diktatör Hissen Harbe geçirildi. Bu geçiş sırasında on binlerce insan öldü. Yemen 1990 yılına kadar iki ayrı devlet halinde uzun yıllar birbirleriyle savaştılar. Bizim şirketlerimiz zenginleşmeye devam ettiler.
Guatemala’da hükümet, komünist rejim tehlikesi bahane edilerek CIA yardımıyla 1953 yılında devrildi ve bugüne kadar bizim tayin ettiğimiz askeri hükümetlerle ülke sonsuz bir kargaşa içinde yönetilmektedir.
Şili’de General Pinochet, 1973 yılında iktidarı ele geçirerek, yıllarca bizim isteklerimiz doğrultusunda ülkeyi yönetti. Amerika Birleşik Devletleri’ne aktardığı milyarlarca dolarla ülke ekonomisi bataklığa sürüklendi. Ülke insanları sefalet içinde yüzerken, bizler daha zengin olduk.
Brezilya'da komünizmden kurtarılan bir diğer ülkeydi. Ülke yönetimi 1964 yılında bir darbe ile devrildi, ülke Amerika Birleşik Devletleri’nin Güney Amerika’daki en güvenilir müttefiklerinden biri oldu.
Dominik Cumhuriyeti, aynı şekilde 1963 yılında bir darbe ile bizim istediğimiz yöneticilere kavuştu. Ülkenin serveti bizlere aktı. 1990’lı yıllarda Kolombiya’da uyuşturucu ile mücadele etmek maskesi altında ülke yönetimi ele geçirildi. CIA bu ülkeden gelen uyuşturucu parasıyla dünyanın çeşitli ülkelerindeki operasyonlarını finanse ediyor.
Fiji, Grenada, Panama, Somali, El Salvador işgal edildi. Sarin, hardal gazı gibi sinir gazları halk üzerinde denendi. Yüz binlerce insan öldü ve hala ölmeye devam ediyor.
Bolivya, Gana, Ekvator, Haiti, Filipinler, Peru, Uruguay, Angola, Seyşel adaları gibi 3. dünya ülkelerinde yapılan darbeler ve karışıklıklar hep bizim planlarımızın bir parçasıydı.
BÜTÜN ÜLKE YÖNETİMLERİNİ KONTROL ALTINDA TUTUYORUZ,
AKSİ HALDE TERÖR OLAYLARINI DEVREYE SOKUYORUZ
(MNS: Bu iddia kelimesi kelimesine doğrudur. Zira özellikle, bilhassa Türkiye ve İslâm ülkelerinde yaşanan bütün kasıtlı, kanlı, organize/plânlı-programlı anarşi, terör, tedhiş, sabotaj, cinayet, soygun, vurgun, yolsuzluk, donsuzluk ve soysuzlukların ardında kesinlikle vahşi batı “AB+ABD” vardır.) 
Avrupa ülkelerinde kurulan İtalya Gladio’su benzeri istihbarat örgütleri sayesinde, bütün ülke yönetimlerini kontrol altında tutmaktayız. İstanbul sinagoglarına yapılan saldırılar, Madrid’deki tren bombalama olayları, bu ülkelere bizim isteklerimizi görmezden geldiklerini hatırlatmak için yaptırıldı. New York ikiz kuleler, Pentagon saldırıları, Kenya ve Arabistan da ki bombalama olayları ise tamamen bizim planlarımız doğrultusunda icra edildiler. Ben “dünyada el atmadıkları başka ülke kaldı mı acaba” diye düşünüyordum. Rockefeller böyle beni şaşkınlığa uğratmanın zevkiyle içkisini bir yudumda bitirerek sözlerini tamamladı;
DÜNYADA HİÇBİR YERDE MAFYA VE KAÇAKÇILIK OLAYLARI
BİZİM İZNİMİZ OLMADAN YAPILAMAZ
“Bu arada, bütün organizasyonların çok yüksek olan maliyetleri konusu var. Onların kaynağı ise vergiden muaf olan vakıflarımızın topladığı bağışlardan ve mafya ile olan bağlantılarımız sayesinde finanse diliyor. Dünyanın hiçbir ülkesine mafya veya kaçakçılık faaliyetleri, o devletin haberi ve izni olmadan yapılamaz. Yapılması için, üst kademelerde işbirlikçilerin olması gerekir. Bu işbirlikçiler gözünü para hırsı bürümüş insanlar seçilir ve bir kere bu işlere bulaşıldı mı, bir daha çıkış yoktur.
Dünyanın her yerinde tamamen bizim kontrolümüz altında çalışan mafya, özellikle uyuşturucu ve silah kaçakçılığı ile ilgilenir, çünkü en tatlı para bu alanlardadır. Bu paradan biz en büyük payı alırız ve bu parayla masum görünüşlü vakıflarımızın desteğiyle bütün bu faaliyetlerimiz finanse edilir ve buna işbirlikçilere dağıtılan para ve rüşvetler dâhildir.
NEDEN KUZEY AMERİKA VE BATI AVRUPA
VARLIKLI BİR YAŞAM SÜRER? DÜNYADAKİ 5 MİLYAR İNSAN,
BİZİM 1 MİLYAR İNSANIMIZ İÇİN ÇALIŞIR
Bu örnekler inanın bana sadece buzdağının dışarıdan görünen başı. Gördüğünüz gibi dünyanın her noktası kontrolümüz altında. Hegel Diyalektiği’nin amacımız doğrultusunda ne kadar çok işe yaradığını görüyorsunuz.
Hiç düşündünüz mü?
Kuzey Amerika ve Batı Avrupa ülkeleri vatandaşlarına rahat ve varlıklı yaşam olanakları sunarken, dünyanın diğer ülkelerinde neden sefalet ve bitmeyen bir kargaşa var? Çünkü bizim ırkımız seçilmiş ırktır, diğerleri sadece köledirler. Eğer yaşamak istiyorlarsa ömür boyu bize bu şekilde hizmet etmek zorundadırlar. Dünyadaki 5 milyar insanı bizim toplumlarımızdaki 1 milyar insan için çalışıyorlar. Bütün zenginlikleri bizim şirketlerimize ve dolayısıyla bizim ülkelerimize atkılıyor. Biz gelişmiş ülkeler, her geçen gün daha da zenginleşirken, üçüncü dünya ülkeleri, ekonomileri çökertilmiş, halkı uydurma savaşlar ve olaylarla sefalete sürüklenmiş çaresiz bir halde; refah içinde yaşayan işbirlikçi yöneticileri ve zengin tabakları bizim emirlerimizi bekliyorlar.
Bizimle işbirliği yapanlar, çok yakında yeni dünya hükümetinde kendi bölgelerini bizim idaremiz altında yönetecekler. Üçüncü sınıf ülkelerin halkları eğitim düzeylerine göre işçi olarak çalışacaklar, bizim gibi gelişmiş halklar da bunların üstünde bir hiyerarşi içinde yönetici olarak görev yapacaklar. Bu sınıfa giren ülke insanları için cumartesi günleri dışında bütün bayram ve tatil günleri kaldırılacak ve ancak karınlarını doyurabilecekleri bir maaş karşılığında, bütün yıl boyunca haftanın altı günü çalışacaklar. Bizim insanlarımız günün az bir kısmını çalışmaya ayıracak ve günün geri kalan kısmını zevk ve eğlenceyle geçirecekler.
İlk önce bütün bu anlatılanları çok büyük hayaller olarak görmüştüm; ama diğer ülkelerin durumu aklıma gelince gerçekleşme olasılıklarının olduğunu hesapladım. Gerçekten de çok az televizyon seyretmeme rağmen savaş ve ayaklanma haberleri gözüme çarpıyor, açlıktan ve sefaletten sürünen insanları seyrettiğimi hatırlıyorum. Ama ben medya adamıydım ve bütün bunların sebeplerini araştıracak zamanım yoktu…
David Rockefeller
YARARLANILAN KAYNAKLAR:
2. https://tr.wikipedia.org/wiki/David_Rockefeller
            3. http://demokratlar09.blogspot.com.tr/2015/07/david-rockefeller-turkiyeye-adnan.html

13 Ağustos 2015 Perşembe

RAHAT BIRAKIN DEVLETİN YÜZÜNÜ; Cemal ÇALIŞKAN, Araştırmacı, Şair - Yazar, Halk Filozofu & Mütefekkir

RAHAT BIRAKIN DEVLETİN YÜZÜNÜ
Cemal ÇALIŞKAN
Halk Filozofu & Mütefekkir
“Türkiye’nin sorunu; akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerine güvenmeleridir.” Alıntı. 28 Şubat zihniyeti, kamusal alan dediği yerlerde dini görünür olmaktan çıkartılmıştı.  Laikliği ve Atatürkçülüğü görünür yapmıştı. Ak parti iktidarı ise, kamusal alanlarda dinin şekli görünürlüğünü abartılı açığa çıkardı. Kul hakkı yemeyi de kitabına uydurup ziyadeleştirdiler. İktidar, Hak ve adaletten uzaklaşmış olup kendi gruplarına özellikle sahip çıkma konusunda 28 Şubat zihniyetçilerini kat ve kat geçtiler.
AKP'DEN ÖNCE,
AKP'DEN SONRA
Ak parti iktidarına gelinceye kadar, gelen siyasiler Devletin görünürlüğünü, ihtilalcilerin yaptıkları gibi değiştirmemişler ve bu yönde çalışma yapmamışlardı. Ak parti iktidarıyla bu prensipte bozuldu. Bu iktidarla birlikte devlet her yönüyle sorgulanmış, milli görünürlükten dini görür olma gayretkeşliği yapmakla kibirlenme olmuştur. Fakat bu yapılanlar devlete ve topluma ne fayda vereceği acemi oldukları için kendilerini fazla alakadar etmemiştir. Bu çalışmalara karşı en ufak tenkit edenin üzerine balyozla gidilmiş, tenkit edenler ve basın yazar – sivil toplum örgütleri ezilmiş, aydınlar korkutulmuş, susturulmuştur. Ses çıkarmaları engellenmiştir. Fakat bu yapılanlar gelecekte bu ülkemizi Ortadoğu ülkesi yapacağını düşünenler olmuş, onlara da kulakları tıkanmıştır. Ülkemizin gelecekte hangi tehlikeyle mevcut kalacağını düşünmemişlerdir.
GÖZLERİMİ KAPARIM VAZİFEMİ YAPARIM!..
Ak parti, iktidara ilk geldiklerinde Necip Fazıl bir şiirinde sözünü ettiği gibi” vazife verildiğinde, sağına ve soluna bakmayacaksın. Sen varsan yeter sözü rehberleri olmuştu. Ziya Gökalp sevmeseler de “ Gözlerimi kaparım vazifemi” yaparım olmuştu.“ sağına ve soluna bakmadan Ben varım” demişlerdi. Bu görev anlayışıyla, olmayacak işleri çok kısa zamanda başarmışlardı. Millete ümitle birlikte barış ve güven gelmiş, ülke şantiyeye dönmüştü. İçeride ve dışarıda Türkiye’de Osmanlı yeniden mi diriliyor inancı hâkim olmuştu.
Türkiye’yi temsil edenlere, dışarıda her nereye gitse saygı gösteriliyor, sözlerine kulak veriliyordu. Bu gelişmeleri İslam ülkeleri alkışlıyor, aynı şeyi kendi siyasetçilerinden de bekliyorlardı. Ülkemizin kalkınmasını gören Orta Doğu ülkeleri, bir bir ülkemizi ziyaret ediyor, ülkemize yatırımlar yapıyorlardı. Ne zaman ki, Suriye’ye ülkeyi bulaştırdılar, herke kaçmaya başlamıştır. Fakat bunlar, sonraki çalışmalarında toplumun büyük çoğunluğunu dışladılar, diyaneti tekellerine aldılar, okulları Kuran Kursu şekline soktular. Sivil toplumun yapacağı işlere el attılar. Onların çalışacağı dini ve hayır alanlarını devlet bütçesiyle yapmaya kalktılar.
Cumhuriyetin getirdiklerinden hiç kimse rahatsız değilken, sanki rahatsızlık havasını topluma hâkim kıldılar. Cumhuriyetin getirdiklerinden Rahatsız olanlar, gizli gizli Kuran kursu ve dini çevrelerde kulaktan duyma bilgilerden öğrendikleri yanlış bilgileri araştırmayıp öylece kabul edenlerdi. Belli ki bunlardan nemalanan yazarların bu bilgileri kazançları için yazıya dökmesi, paye kazanması, taraftarlarını çoğaltmasını oluşturdu. Bunları Ak parti siyaseten yüksek sesle dillendirdi. Kanunların değişmesiyle tozu dumana katmış ve oyunu artırmak için her türlü şeye başvurmuş, bunları kullanmışlardır. Bu nedenle alamayacağı kadar oy patlaması toplamışlardır.
Bu iktidarın müspet çalışmalarından birisi, Büyük şehirlerde mafyayı bitirmesi olmasıdır. Ayrıca karakollarda keyfi davranışlar sona ermiş, haksızlık ve hukuksuz iş yapanlar, başlarına kötü şeylerin gelebileceği korkusuyla pis işlerden uzak kalmışlardır. İnsanlar adalete ve devlete daha çok güven duymaya başlamış, eski torpille yapılan işlerin azaldığı ümidine kapılmışlardır. Devlette görev yapanlar torpile değil, kendi başarısına güvenmemeye başlamışlardır. 
BİR DOST, CEMİL ÇİÇEK
Bir dost: Cemil Çiçek beyi ziyarete giden misafirine “ İmza için odasına giren iki görevli imza için gelir. Birisi bel büker, secde edercesine eğilir. Diğeri ise, medeni şekilde kâğıdı imzalatır” çıkar. Cemil bey, bu iki farklı insanı şöyle açıklar. Şu bel büken, bizim zihniyettendir. Böyle yaparak eksiğini tamamlıyor. Diğeri ise, tahsilini Avrupa’da yapmış, görevinin bilincindedir. Sadece görevine odaklanmıştır. İşte bir zaman sonra bel büküp secde edenler yüksek makamlara getirildi, görev bilincinde olanlar görevlerden uzaklaştırıldı. Çünkü onlar şahsiyet sahipleriydi, biat etmediler. Bizim kültürümüzde kimse kusura kalmasın ama riyakârlık ve biat özellikle dindarlar arasında fazla itibar görmektedir. İktidarın yaptığı artılardan birisi de yıllardır bürokrasinin tepesinde bulunan yaşlıları temizleyerek, daha genç ve dinamik ve hızlı karar verebilen genç insanları getirmek olmuştur. Yıllardır her iktidar döneminde Kitler ve bazı devlet kuruluşlarında arpalık olarak üyelikler ihdas edilip devletin ve halkın paralarının eş ve dostlarına dağıtıldığını bilmeyenimiz yoktur. Bu iktidar, ilk yıllarında bütün asalakların yem yemlenmesini kaldırmışlardı. Milletvekili lojmanlarını satarak meclis de buna öncelik etmişlerdi. Fakat sonradan kimsenin aklına gelmeyen ayrıcalıkları da bunlar vekillerine verdiler.
            Ak parti Millet için yaptıklarını yeterli gördükten sonra, kendisini ve taraftarlarına ödül üzerine ödüller verildi. Eskiden yaptığı hayırlı işleri sona erdirdiler. Yaptıkları kötülükleri açığa çıkaran görevlileri şeytanlaştırdılar. İnsanlar hapise atarak kendilerini masum göstermişlerdir. Toplum parçalara ayrıldı, fitneleri alenileştirdiler. PKK’nın şehir ve kırsalda güçlenmesinin sağladılar. İsyankârların çocukları bugün eşkıya olmuş askere ve polise silah sıkıyorlar. 13 yıldır bunlara cesareti veren kim? Köyde taşları bağlar, köpekleri serbest bırakırsanız bunların olacağı bellidir.  

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Ankara 1. Bölge Bağımsız Milletvekili Adayı Mak. Yük. Müh. Ahmet YALVAÇ

PKK VE IŞİD GİBİ TERÖR ÖRGÜTLERİNE KARŞI YAPILAN SON OPERASYONLARIN; KOALİSYON ÇALIŞMALARI, YA DA BİR  ERKEN  SEÇİMLE İLİŞKİSİ VAR MIDIR?...
            Elbette var…
Biz burada bu son gelişmelerin; ne kadarının iç politika, ne kadarının da Dış politika ile ilgili olduğunu belirtmeye çalışacağız…
Bu itibarla yaşanan olayları öncelikle önem sırasına göre ele almak, sonrasında; yapılmak istenen şeyin, varılmak istenen hedefin ne olduğunu ortaya koymaya çalışacağız…
Başlıca konular ve cevaplanması gereken sorular şunlar:
1-SURUÇ KATLİAMI VE SONRASINDA YAŞANAN GELİŞMELER
20 Temmuz 2015 Pazartesi günü Urfa’nın Suruç ilçesinde;
IŞİD Terör Örgütüne mensup bir militanın, üzerindeki patlayıcıları patlatması sonucunda yaşanan intihar saldırısında;
Biri terörist, 32 kişinin ölmesi ve 100’yakın vatandaşımızın da yaralanması ile sonuçlanan süreçle, yeni bir döneme girilmiş oldu.
Bu tarihten sonra TSK; PKK, PYD ve IŞİD mevzilerini karadan ve havadan vurmaya başladı. 
PKK’nın saldırıları arttı, nerede ise her gün yeni bir çatışma haberi, asker ve sivil tarafından yeni ölüm ve yaralanma haberleri almaya başladık…
 Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU, PKK ile mücadelenin devam edeceğini söyledi…
Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, Çözüm Süreci’nin artık bittiğini belirti ve HDP için;
PKK’yı desteklediği, yaşanan terör eylemlerini savunduğu gibi gerekçelerle; bu Partinin kapatılması gerekir gibi ifadeler kullandı…
Bu gibi ifadeler; yakın bir gelecekte yaşanacak gelişmeler için, çok önemli sinyaller…
1-AÇILIM BİTTİ, HDP; PKK TERÖR ÖRGÜTÜNÜN ARKASINDA DURAMAZ, DOLAYISIYLA KAPATILMALIDIR GİBİ SÖZLER; HALKIMIZI YANILTMAYA VE OY DEVŞİRMEYE YÖNELİK GİRİŞİMLERDİR…
Açılm-Saçılım  çalışmalaının;
Türkiye’yi bölüp- parçalamaya yönelik, bir Amerikan projesi olduğunu,
PKK ve PYD’nin de arkasında ABD olduğunu, artık çoğu kişi biliyor…
Bu konuyu, aşağılarda özet halinde tekrar açacağım.
Ama yakın bir gelecekte, bir erken seçim gözüktüğünden;
Bu gibi beyanların; seçim kazanmaya yönelik, bir algı operasyonu, imaj düzeltme girişimleri olduğunu, özellikle belirtmeliyim…
Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU ile AKP’nin fiili Lideri konumundaki şimdinin Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN bakımından;
AKP’nin yeniden tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu sağlayabilmesi için;
Böylesi beyanlar, onlar açısından normal karşılanabilir…
Ama gerçek şu:
Oslo’da PKK’nın Üst Düzey Yöneticileri ile yapılan gizli görüşme ve pazarlıklar artık biliniyor.
HDP’nin; PKK’ın Meclis’teki uzantısı olduğu da biliniyor…
Bu hususu, zaten HDP’nin yetkilileri de, açıktan kendileri söylüyor…
Görüşmelere çoktandır;
 İmralı adasında cezasını çekmekte olan, PKK’nın Başı Abdullah ÖCALAN’nın da, doğrudan dahil olduğunu ve görüşmelerin, seçim öncesine kadar, açıktan yürütüldüğünü de, artık, herkes biliyor…
Açılım ve bu gibi konularda Eski Başbakan ve yeni Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN’ın sözleri, yaklaşımları, verdiği beyanatlar, yazılı ve görsel basında kayıt altında…
Söylem ve eylemdeki değişikliğin nedeni, geçmişte yaşanan benzer, başka bir örnekle, şöyle özetlenebilir:
17 ve 25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarının gündeme gelmesine kadar, geçen süre içerisinde;
AKP Hükümeti ile Cemaat’in iyi anlaştıkları, Sayın ERDOĞAN’nın;
Ne istediler de vermedik gibi sözlerinden açıkça anlaşılıyordu.
Bu operasyonlardan sonra, Cemaat’in;
Devlet içindeki paralel yapılanmadır, Ordu’muza kumpas kuran odur gibi suçlamalarla, düşman ilan edilip, bitirilmek istendiğini de biliyoruz…
Eğer Cemaat 17 ve 25 Aralık 2013 Operasyonları ile Tayyip ERDOĞAN’ın ayağına basmamış olsaydı, bu durumlar yaşanmazdı…
Şimdi benzer durum, HDP ve onun Lideri konumundaki Selahattin Demirtaş için geçerli.
Eğer HDP seçim barajını aşıp, Meclis’e girmeseydi;
AKP, yine tek başına iktidar olabilecek çoğunluğu, yakalayabilirdi…
Eğer AKP, 400 Milletvekili çıkarabilseydi;
Başta AKP’nin amacına uygun bir Anayasa yapmak imkânı da olabilirdi, açılımda aynen devam edebilirdi…
Açılım- Saçılım söylem ve eylemlerinin işe yaramadığı AKP’ye oy kaybettirdiği görüldüğünden;
Tırmanan terör faaliyetleri ile Ülkemizin bölünme noktasına gelmesinde, baş sorumlu olarak;
HDP’yi ve onun lideri Selahattin DEMİRTAŞ’ı hedef tahtasına oturttu
Ve HDP’in silahlı gücü PKK’ya da’  karşı bir tavır içinde olunduğu görüntüsü verilmeye başlandı…
MHP Lideri Devlet BAHÇELİ, düşman konumunda gözükmese bile;
MHP’ye kayan oyların en azından bir kısmını, AKP tarafına çekip işi şimdiden garantiye almak istendiği de ortada…
Yaşanan bu son gelişmeler ve Strateji değişikliği;
AKP ve Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN için, siyasi bir satranç niteliğinde dir.
Sırf AKP’den kurtulmak için, söylem ve eylemlerine katılmasa bile bazı vatandaşlarımız; sadece bu yüzden HDP’ye oy verip,
HDP’nin seçim barajını aşmasını, Meclis’e girmesini sağladı
Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri ABD’de;
HDP’nin seçim barajını aşıp, Meclis’e girmesini istiyordu.
Zira ABD, IŞİD’le mücadelede, Tayyip ERDOĞAN’ın isteksiz davrandığını görmüş ve gelinen nokta itibarı ile de; onun artık kontrol edilemez biri olduğu noktasından hareketle; üzerini çizmiştir…
Ama ABD Türkiye ile ilgili konularda, projesinden vazgeçmiş değil…
Eğer Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN;
Başta ABD’nin ve Halkımızın böylesi bir tercihine rağmen;
Vurgulamaya çalıştığım Strateji ile
Kendi lehinde bir sonuç alabileceğini düşünüyorsa;
Beklenenin tam tersi bir sonuçla da karşılaşabilir.
Buna karşılık gelen şöyle bir atasözümüz var:
Dimyat’a Pirince giderken; Evdeki Bulgurdan Olmak gibi…
Piyasalar çok durgun, ekonominin de çok zorda olduğu biliniyor. Döviz yükselişte.
Sonuç itibarı ile Türkiye, muhtemel bir ekonomik krizin eşiğinde.
Umarım ki korkulanlar olmaz…
Ve ben; bir İktidar değişikliği olmadan, bu gibi sorunlarında, halledilemeyeceğini düşünüyorum…
SURUÇ KATLİAMINI KİM, YA DA KİMLER YAPTI?...
Bu konuda yorum yapmadan, Basınımızda yer alan haberleri, sizlere aktarmak istiyorum.
1.Haber, 21 Temmuz 2015 Salı; SÖZCÜ Gazetesi:
KATLİAM KORKUNÇ İDDİALARI HATIRLATTI
Twitter jurnalcisi Fuatavni, 1 ay önce; Erken seçim kaosla, kaosda, terörle gelecek. PKK-IŞİD gerilimi tırmandırılacak. Ve gazete şöyle devam ediyor:
Umarız doğru çıkmaz, diye de temenni de bulunmuş…
2. Haber: 29 Temmuz 2015 Çarşamba, CUMHURİYET:
KARA ÖRGÜT NASIL DOĞDU?
2 Amerikalı Gazeteci Miichael WEİSS ve Hassan HASSAN; IŞİD Terör Ordusu’nun İç Yüzü adlı kitaplarında, bu kanlı terör örgütünün iç yüzünü anlatıyorlar…
OPERASYONDAN ÖNCE KAÇTILAR.
Ankara’da HACIBAYRAM Mahallesi’ne düzenlenen İŞİD operasyonundan önce, mahalleyi terk edenler olduğu öğrenildi. Gözaltına alınanların hepsi, serbest bırakıldı…
Ebu HANZALA adı ile bilinen Halis BAYANCUK, Hacıbayram’da vaaz verdi…
3. Haber, 22 Temmuz 2015 Çarşamba; TARAF Gazetesi: KORKUNÇ ŞÜPHE
Gençlerin SURUÇ’a girişinden katliamın birkaç dakika öncesine kadar, her hareketinin saniye saniye izlendiğini söyleyen HDP İlçe Başkanı Koçyiğit, patlama anında neden hiç polis yoktu diye sordu…
MOBESEYİ DE AĞAÇLAR ENGELLEMİŞ…
Garip bir biçimde Kültür merkezinin çevresinde hiç güvenlik önleminin olmadığını belirten Koçyiğit, patlama anında hiç polis yoktu. Patlamadan sonra Mobese kayıtlatrını sorduk; ağaçlar engelliyor, bir şey görünmüyor, cevabını aldık diye konuştu…
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
Gerek şimdilerde, gerekse değişik zamanlarda, yazılı Basınımızda yer almış olan, IŞİD’le ilgili olarak çok sayıda araştırma ve haberler var…
Ama ben burada konu ile ilgili olarak, 3 Haber koydum.
IŞİD hakkındaki yaygın kanaat şu:
Bu Örgütün; Türkiye tarafından, korunup, kollandığıdır…
 2-CHP’NİN; TERÖRE KARŞI BİR ARAŞTIRMA KOMİSYONU KURULSUN ÖNERİSİ, AKP VE MHP’NİN OYLARI İLE RED EDİLDİ.
Bu haber, 31 Temmuz 2015 CUMA; Taraf Gazetesi’nde şöyle yer almış:
CHP, AKP-MHP engelini Diyarbakır’dan aşacak…
Oylamada, CHP’nin yanında; HDP’de evet oyu kullanmış.
Şimdi AKP ve MHP’nin Yetkililerine, şu sorunun sorulması gerekiyor:
Böylesi bir Araştırma Komisyonunun kurulmasına neden, karşısınız!?...
3-TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ TSK’NİN YAPTIĞI SON OPERASYONLAR; GEÇ KALINMIŞ GİRİŞİMLERDİR…
TSK’nın Kara ve Hava unsurlarının, son yaşanan SURUÇ Katliamından sonra; IŞİD, PKK ve PYD gibi terör örgütlerinin mevzilerine, barınaklarına, Kamplarına yapılan operasyonları;
Türkiye’nin gücünü ve caydırıcılığını ortaya koyması açısından çok önemsiyoruz. Ancak diyoruz ki;
Keşke bu gibi operasyonlar; bundan öncede yapılmış olsaydı!..
            Türk Silahlı kuvvetleri kendisine düşen görevi, her zaman yerine getirebilecek güç, donanım ve kararlılıktadır.
            Ancak AKP HÜKÜMETİ 3 Kasım 2002’de İktidara geldiğinden bu yana, Terörle mücadelede isteksiz davranıyordu.
Özellikle son 3-4 yılda; aman Açılım-Saçılım bozulmasın gibi gerekçelerle, Askeri ve Jandarmayı kışlasına hapsetmiş, operasyon yapılmasını da, Valilerin iznine bağlamıştı…
Bu itibarla yapılan bu son operasyonlar;
Muhtemel bir erken seçim öncesinde, AKP Hükümeti ve Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN için, seçim kazanmaya yönelik, bir manevra algısı yaratmış olsa bile;
TSK mensuplarına ve Halkımıza bir umut ve bir heyecan vermiştir.
Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, bu operasyonların siyaseten nasıl bir algı yarattığı konusunda, mutlaka anketler yaptırıyordur…
Ama Türkiye artık 13 yıl öncesinin Türkiye’si değildir…
Halkımızın önemli bir kısmı artık, bir İktidar değişikli istiyor..
Kim ne yaparsa, yapsın; bundan sonrasında AKP’de erimenin devam edeceği anlaşılıyor…
4-HAVA OPERASYONLARINDA HEDEFLER İMHA EDİLEBİLDİMİ?
SURUÇ Katliamından sonra, Türk Hava Kuvvetlerine mensup F16 Uçaklarının, Yurt içinde PKK mevzilerine, Kuzey Irakta PKK’nın, Zap, Avaşin, Basyan, Metina ve Hakurk gibi kamplarının yanı sıra, örgütün Kandil’deki birçok hedefini de vurdu.
Suriye’de ise, IŞİD mevzilerini bombaladı.
26 Temmuz 2015 günü 65 uçak operasyonlara katılmış ve 400 hedef vurulmuş. Bu operasyonlarda PKK’nın silahlı kolu HPG’nin üst yöneticilerinden, Şervan VARTO kod adlı Önder ASLAN’’da ölmüş…
30 Temmuz 2015 Perşembe günü ise operasyonlara 40 uçak katılmış, Yurt içinde ve Kuzey Irak’ta ve Kandil’de yine PKK mevzileri bombalanmış.300 bombadan 140’ı ile Kandil’deki hedefler vurulmuş, 500 terörist öldürülmüş.
Selahattin DEMİRTAŞ’ın ağabeyi, Nurettin DEMİRTAŞ’ın ise bu operasyonlar esnasında yaralandığı söyleniyor.
Burada üzerinde durulması gereken konulardan biri şu:
Bombardımandan önce, lider kadrosundaki çoğu PKK Yöneticisinin, mevzilerini terk ettikleri ve bir kısmının Suriye’nin kuzeyindeki PKK ve PYD saflarında yer aldıkları söylenmektedir.
Ama böyle olsa bile; PKK terör örgüne ait çok sayıda kamp ve barınma yerinin imha edilmesi neticesinde, Örgüte lojistik bakımdan zarar verildiği, en azından silah ve mühimmatın; tamamı olmasa bile, en azından bir kısmının imha edilmiş olduğu söylenebilir…  Çok ilginç bir örnek daha var:
Türk jetlerinin Suriye’nin kuzeyinde, IŞİD mevzilerini vurduğu söyleniyordu ama
Her nasılsa bombardımandan sanıyorum1 ya da 2 gün sonra idi, bir televizyon kanalında izledim;
 Suriye’nin kuzeyinde, sınırımıza çok yakın mesafede IŞİD militanları bir iş makinesi ile hendek kazıyorlardı.
Başka bir IŞİD militanı da çok yorulmuş olmalı ki, aynı yerdeki bir evde oturmuş, istirahat ediyordu.
Soru şu:
Eğer IŞİD mevzileri bombalandı ve yerle bir edildi ise;
Peki bu manzaralar ne?
Emekli Korgeneral Hava Pilot Erdoğan KARAKUŞ, bir Televizyon kanalında, bu soruya da cevap olabilecek nitelikte bir şeyler söyledi ve de iki:
Genelkurmay’a bağlı olan ve Tükkiye’nin en büyük, en kapsamlı, en gelişmiş cihazlarla donatılmış olan, Askeri Dinleme Üssü;
Açık adıyla; Genelkurmay Elektronik Sistemler Komutanlığı GES;
8 Mart 211 tarihinde bir Kanunla MİT’e bağlanıyor…
Sayın KARAKUŞ, bu tesislerin önemini ve hassasiyetini şu sözlerle vurgulamaya çalışıyor:
Bir Askeri birlikteki bir uçağın, motorunun çalışmaya başladığı duymak, mümkün…
Böylesi özellikleri olan bir Askeri tesisin, MİT’e bağlanmasının mahsurunu, bir örnekle ortaya koydu.
Ben başka bir şekilde işin özünü anlatmaya, çalışıyorum…
Eğer bir Komutan, uçaktaki pilota, şu koordinatları vur diye bir emir veriyorsa;
Bu emir, MİT’in cihazlarından da izlenebiliyorsa;
MİT Yetkilisi, bu mesajı anında iletmezse, kesintiye uğratırsa, ya da zamanında haber vermezse, bu gibi şeyler maalesef olabiliyor.
Eğer bombardıman öncesi, PKK, PYD, ya da IŞİD militanlarına birileri haber ulaştırıyorlarsa, böyle şeyler de olabilir.
Bu konu ile ilgili olarak şimdi sizlere, geçmişte yayımlanmış bir haber veriyorum.
5 Aralık 2012-Milliyet:
GES’in MİT’e bağlanmasından sonra, şehit olan, ya da yaralanan askerlerimizin sayısı artmaya başladı…
Tabi ki birde Malatya Kürecik’te AKP Döneminde, bir oldubitti ile kurulan ve Amerika Birleşik Devletlerinin güdümünde olan Radar ve Dinleme Üssü var.
Amerikalılarda, operasyon öncesinde Terör Örgütlerine haber ulaştırmış olabilirler.
 TÜRKİYE; ABD’NİN İZNİ OLMADAN KUZEY IRAK’A GİREBİLİR Mİ?
Adalet ve Kalkınma Partisi AKP İktidara gelmeden önceki Hükümetler zamanında;
 Türk Silahlı Kuvvetleri TSK, Kuzey Irak’a; karadan ve havadan da girebiliyordu.
Ancak, AKP İktidara geldikten sonra; girmediğini, ya da giremediğini, yaşanan örneklerden biliyoruz.
TSK, Eski Genelkurmay Başkanlarından Orgeneral Yaşar BÜYÜKANIT zamanında;
21 Şubat 2008’de, karlı bir kış gününde, Hava destekli Kara birlikleri; GÜNEŞ Operasyonu çerçevesinde Kuzey Irak’a girdi.
Sayın BÜYÜKANIT’I’ın Baharın gelmesini, havaların ısınmasını beklemeden; Irak’ın Kuzeyindeki PKK varlığını bitirmek istediği, her hali ile anlaşılıyordu.
Ama her nasısa,29 Şubat 2008’de, operasyonun tamamlandığı ve Birliklerimizin çekilmeye başlandığı açıklandı.
Genelkurmay Başkanlığı, her ne kadar görev tamamlandı dese bile
Bu durum Halkımız tarafından;
Amerikan’nın AKP Hükümetine baskı yaptığı, Hükümetinde Genelkurmay Başkanlığına Kuzey Irak’tan çekilin talimatı verdiği şeklinde algılandı.
Bu olayın üzerinden çok geçmeden;
Sayın BÜYÜKANIT paşa ile
Başbakan Tayyip ERDOĞAN arasında, bu gün bile içeriğini tam olarak bilemediğimiz, gizli bir görüşme yapıldı.
Sonrasında Başbakan Tayyip ERDOĞAN, Sayın BÜYÜKANIT’a, değeri 1 Milyon TL olduğu söylenen zırhlı bir otomobil hediye etti.
 Bazı zor anlarda, taraflardan biri, diğeri için; o konuşursa, ben de konuşurum dedi ama bu güne kadar kimse bir şey açıklamadı.
AKP’nin İktidara gelmesiyle beraber;
Amaçlanan siyasi hedefler doğrultusunda; Devlet işleri ile ilgili olmayan konularda bile;  bazı Önemli kişilere ait özel bilgilerin, kaset dahil; her türlü şantaj unsurlarının kullanıldığı, günler gördük…
Bu gün içinde halâ merak konusudur;
Devlet’in çok önemli 2 Makamının başında bulunanların, Mezara kadar götürecekleri nasıl bir sır olabilir ki?...
Türk Ordusuna;
ERGENEKON, BALYOZ, ASKERİ CASUSLUK gibi uyduruktan Kumpaslar kurulup, ki bunların gerçek dışı ve uydurma deliller olduğu; sonradan tespit edilip, Yargı tarafından da ortaya konuldu ama, ne zaman sonra, pardon denildi…;
Bu günün Üst Komuta Heyetinde bulunması gereken değerli Subaylarımız; İçeri atılmak, Ordu’dan ihraç edilmek sureti ile
Bu Günün Komuta Heyetini oluşturmaları engellenmiş oldu…
Böylesi bir kumpasın niye kurulmuş olduğunu şimdi, daha iyi anlıyoruz…
Sözün özü ve özeti şudur:
ABD; PKK’nın zayıflatılmasını, yok edilmesini istemiyor.
Bu itibarla PKK ile mücadele edecek, Türkiye’nin hak ve menfaatlerini savunacak, bilgili, tecrübeli ve de kararlı Komuta Heyeti istemiyordu…
Peki mevcut durum bu ise;
ABD; bu defasında, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kuzey Irak’a girip, PKK mevzilerini bombalamasına neden, ses çıkarmadı?...
Bu hususun birkaç nedeni var. Bunlardan bazıları şu:
1-Amerika Birleşik Devletleri geç de olsa;
Nihai amacı, Kuzey Irak’daki petrolleri, Türkiye’nin kontrolü dışında bir yerden Akdeniz’e akıtma konusunda;
Suriye’nin Kuzeyinde bir bölge oluşturma konusunda, hedefine ulaşmıştı
Ve bu avantajlı durumun devam etmesi isteniyordu. Gerisi hikâye…
2- Bu fiili durum, artık iyice anlaşıldığından; Halkımızı ve başta Türk Silahlı Kuvvetlerini teskin edip, rahatlatmak için bir şeyler yapmak gerekiyordu.
ABD bu yüzden; gönülsüz bile olsa, bir süreliğine, bu işe göz yummuş olabilir…
3- ABD Adana-İncirlik’deki  üssünü, IŞİD’le mücadele için de kullanmak istiyordu….
AKP ve onun Lideri Tayyip ERDOĞAN’ın bir erken seçim yapmak ve bu sayede, yeniden tek başına iktidar olmaya çok ihtiyacı olduğunu da biliyordu
Bu itibarla, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir süreliğine bile olsa Kuzey Irak’a askeri bir operasyon yapmasına göz yumma karşılığında;
Başta Adana-  İncirlik, Diyarbakır ve Batman hava alanlarını, bu vesile ile IŞİD’e karşı kullanma yetkisini de kazanmış oldu…
Zira özellikle Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, adı geçen Havaalanlarının IŞİD’e karşı kullanılmasına, daha önceleri soğuk bakıyordu…
Bu vesile ile şimdilik, bu sorunda aşılmış oldu…
Ama Muhalefet partileri, CHP, MHP ve HDP ile Halkımızın, bu anlaşmanın içerini bilmedikleri söyleniyor.
Anlaşma içeriğini daha ziyade, dış basını izlemek suretiyle, öğrenebiliyoruz…
Böylesi bir anlaşma, aslında Meclis’in onayı alınmadan, uygulamaya sokulmaması gerekiyordu.
Birde ortada istifa etmiş bir Hükümet bulunuyordu ve Türkiye’nin güvenliği ile de doğrudan
İlgili olduğundan;
Bu konuda tek başına karar vermesi, doğru da olmazdı…
Görüyorsunuz ya! Kaybeden taraf; sonuçta hep Türkiye oluyor…
Eğer Türkiye, IŞİD kuşatması altında bulunan ve uluslararası anlaşmalara göre bizim toprağımız sayılan ve Halep yakınlarında bulunan Süleyman ŞAH Türbesini;
Kendi elleri ile patlatıp, araziyi IŞİD’in kontrolüne bırakmak yerine;
Burasını, zamanında askeri yığınakla tahkim etmiş olsaydı;
Bu gün, Güney sınırımızın PKK, PYD ve IŞİD gibi terör örgütlerinin kuşatılması ile sonuçlanan durum ortaya çıkmazdı…
Bu gibi önerileri ve uyarıları, zamanında hep yaptık…
 Yandaş Gazeteler, Süleyman ŞAH Türbesi’nin bu şekilde tahliye edilmesini;
AKP Hükümeti’nin bir başarısı imiş gibi göstermeye çalıştılar…
Ve şu gibi başlıklar atıldı: Şanlı tahliye,…vs.
 Eğer AKP Hükümeti isteseydi;
Türk Silahlı Kuvvetleri TSK; PKK’yı da, PYD’yi de, IŞİD’i de böcek gibi ezerdi…
Bu itibarla, sınırlarımızda güvenlik zafiyeti yaratılıp, yolgeçen hanına çevrilmesi neticende;
Bu yüzden, Suriye’de sınırımıza yakın bölgelerde yaşayanların; sözde savaştan kaçıp, Türkiye’ye büyük kitleler halinde gelmelerini ve başımıza yeni sorunların çıkarılmasını,
Aynı zamanda sadece savaştan kaçanların değil, IŞİD dahil; her türlü Yabancı devlet ajanlarının ve terörist gurupların, girip çıkar hale gelmelerinin, bir tesadüf eseri olmadığını;
Yaşanan bu son gelişmeler nedeni ile gördük ve anladık…
 Böylesine çelişkili bir duruma açıklık getirebilmek açısından şöyle bir örnek verilebilir:
Eğer siz; bilerek kapınızı açık bırakıyorsanız;
Hırsızın içeri girmesini istiyorsunuz demektir.
Böylesi bir hususun gerekçesini de, en iyi olarak; kapıyı açık bırakan bilir…
OPERASYONLAR İÇİN, TSK’NIN ÖNÜNÜ AÇAN AKP HÜKÜMETİNİN AMAÇLARINDAN BİR DE MUHTEMELEN ŞU:
Türk Silahlı Kuvvetlerine Kumpas kurulup;
Bilgili, tecrübeli, yetişmiş ve dik duruş sergileyen kahraman Subaylarımızın, tutuklanıp, hapse atılmaları, terfilerinin böylece engellenmesi, ya da TSK ile ilişkilerinin kopması nedeni ile yaşanan süreçte;
Bu gibi Subaylarımızın yaşadıkları maddi- manevi kayıpların yanında;
Bu gibi Subaylarımızın yokluğu ile Türk Silahlı Kuvvetleri’nin vurucu gücünün zayıflatıldığı yönündeki suçu;
AKP Hükümetinin Eski Başbakanı, şimdinin Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, Paralel yapıya atmıştı..
Neticede, yapılan son YAŞ Toplantısında, Kumpasla bir ilgisinin olmadığını ortaya koymak açısından;
Kumpas mağdurlarından bir kaçını terfi ettirmek durumunda kaldığı da söylenebilir.
Zira işler böyle devam ederse;
İktidar ve Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, Ülkenin bulunduğu durum itibarı ile
Türk Silahlı Kuvvetleri TSK’nin beklenmedik bir zamanda,
Muhtemel bir müdahalesinin olabileceğini düşünüyordu.
Bu açıdan yaşanan son gelişmeler, Bir Taşla, 2 Kuş Vurmak değil; Bir Taşla Birkaç Kuş Vurmak şeklinde algılanırsa;
Gelinen noktayı daha iyi anlamış oluruz…..
5-SURİYE SINIRINDA YARATILAN FİİLİ DURUMUN PERDE ARKASI NEDİR? TÜRKİYE SİYASETEN BU NOKTAYA NASIL GELDİ?...
 Bir Amerika Birleşik Devletleri yapımı olan Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un ne anlama geldiği;
Uygulamaları neticesinde, her geçen gün, biraz daha anlaşılır hale geldi.
 Ve Irak’ın işgali öncesinde, 3 Kasım 2002’de bir erken seçimle iş başına gelen AKP İktidarı ve onun Genel Başkanı, Eski Başbakan, şimdiki Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN;
 Göğsünü gere gere, bu Projenin Eş Başkanı olduğunu söylüyor ve BOP’un faziletlerinden bahsediyordu…
Açılım-Saçılım söylemleri, Analar ağlamasın, Babalar bağırmasın gibi söylemlerle, çoğu saf, samimi ve Dindar vatandaşlarımızın oy desteği ile
7 Haziran 2015 seçimine kadar aralıksız 13 yıl, tek başına iktidarda kalmayı başardı…
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri öyle sağlam atılmış olmalı ki; bölünüp, parçalanmak üzere iken, Halkımızın önemli bir kısmı;
Yaşanan örneklerden Türkiye’nin geldiği, getirilmek istendiği noktanın farkına vardı, olup-bitenleri anladı.
Ortadoğu’da ve sınırlarımızdaki karışıklığın asıl mimarının Amerika Birleşik Devletleri olduğunu,
Petrol ve Doğalgaz gibi zenginliklerin üstüne oturmak için, sudan bahanelerle Irak’ı işgal edip, Kürtleri kışkırtan, ayrı bir Devlet olma fikrini onların aklına sokan,
PKK Terör Örgütünü maddi ve manevi Yönden destekleyip, ona silah verip, Türkiye’nin başına bela eden,
Sonrasında cepheyi genişletip, krizi Suriye’ye sıçratan, Beşar ESAD Yönetimini devirmek için tertipler içine giren
Ve nihayetinde, terörist grupların adım adım Türkiye sınırına yerleşmeleri ile sonuçlanan süreçte;
Artık son aşamaya gelindiğini, Halkımızın büyük bir kısmı gördü ve anladı…
Eğer Suriye Halkının kültür seviyesi yüksek olmasaydı, Beşar ESAD direnmeseydi,
Rusya ve İran gibi Devletler, Suriye’nin yanında yer alıp, ona destek yönünde gerekeni yapmamış olsalardı
Ve Tayyip ERDOĞAN bütün gayretine rağmen, Beşar ESAD’ın gitmesini sağlayabilseydi;
Bu gün Türkiye için kaygı duyduğumuz birçok endişe ve tehlikeler de gerçekleşmiş olurdu… Nihayetinde Halkımız olup- biteni gördükten sonra, AKP’ye cevabını 7 Haziran 2015’de gerçekleşen seçimde, oyları ile verdi ve AKP oy kaybedip, tek başına iktidar olacak çoğunluğa ulaşamadı…
5-TÜRKİYE’DE VE ÇEVREMİZDEKİ TERÖR NASIL BİTER, TÜRKİYE HUZURA NASIL KAVUŞUR?...
 20 Temmuz Suruç katliamından sonra, Analarda ağlamaya başladı. Öyle anlaşılıyor ki; bundan sonrasında Analar, çok daha fazla ağlayacak…
Ankara’da İkamet ettiğim yerde, son zamanlarda birkaç gündür minarelerden ölü selâları duymaya başladık. Merak edip, balkona çıktığımızda; ölenlerin şehit düşen askerlerimiz olduğunu öğreniyoruz ve içim burkuluyor…
Bu konuda gelinen nokta da, özellikle şu hususun bilinmesini isterim:
1-Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü ve bu bütünlüğün sağlanması;
Türkiye’nin de Toprak bütünlüğünü korumak, sınırlarını muhafaza etmek, Birlik ve Beraberliğinin devamının sağlanması açısından da çok önemlidir…
2-Eğer biz Türkiye olarak, ABD’nin, İsrail’in ve bazı Batılı Devletlerin çıkarları doğrultusunda; onların piyonu, oyuncağı olmak yerine;
Komşularımız; Iran, Irak ve Suriye Yönetimleri ile karşılıklı çıkar esasına dayanan ilişkiler içerisinde olursak, o zaman;
Analarda ağlamaz, Babalarda bağırmaz…
Bu itibarla bu gün Türkiye’yi yöneten AKP İktidarı;
İlle de ESAD gidecek politikaları yerine;
ESAD’la birlik olup, Suriye’yi bütün terörist guruplardan birlikte temizlesek, daha iyi olmaz mı?...
Eğer Türkiye böylesi bir Dış politika ve böylesi bir tavır içinde olsa, bahse konu emperyalist Dış Güçler hiçbir şey yapamaz…
3-Türkiye’yi bu gün içinden çıkılamaz hale getirenler diyorlar ki;
Suriye’nin Kuzeyinde, IŞİD’’ten temizlenen bölgelere;
ESAD’a muhalif; Dışarıdan kumandalı, toplama teröristlerden oluşan, Eğit-Donat kapsamında Türkiye’nin de desteklediği Özgür Suriye Ordusu ÖSO güçleri yerleştirilecekmiş…
Peki bu anlamsız ve Türkiye’ye bir faydası olmadığı, olamayacağı da ortada olan bir Dış politikada ısrar etmenin Türkiye’ye ne faydası olabilir, elbette bir faydası olamaz…
                Bu gün siyaseten gelinen noktada;
Ne AKP’yi yönetenlerle ne de CHP, MHP ve HDP’nin mevcut Genel Başkanları ile Türkiye’nin sorunlarının çözülemeyeceğini tekrar hatırlatmak isterim.
Yeni yapılanmalara, yeni oluşumlara ihtiyaç vardır. Tek çözüm; Merkez Sağ’ın yeniden ayağa kalkıp; seçmenlerin nezdinde, yeni bir umut ve yeni bir heyecan olduğunu, ortaya koyması lazım…
Bu konuya ayrıca değineceğim.
Ve bazı önerilerde de bulunacağım…
Mevcut şartlar altında, muhtemel bir erken seçimin fayda sağlamayacağı da anlaşılmıştır.
Bu son gelişmelerin;
Muhtemel bir erken seçim ihtimalinin olduğu bir zamanda başlaması çok ilginç…
Bu operasyonların başlaması ile
Koalisyon çalışmalarının; Halkın ilgi odağı olmaktan çıktığını söyleyebiliriz…
Bu noktada, bir Koalisyon Hükümeti kurma aşamasında; kim kime ne dedi?, kim kimden ne istedi? gibi konularda fazla bir bilgimiz yok…
Başlıca diğer gelişmeler, şöyle özetlenebilir:
6--KOALİSYON ÇALIŞMALARININ BİR FORMALİTE OLDUĞU ANLAŞILMIŞTIR.
Bu gün,9 Temmuz 2015 Pazar günü itibariyle;
Seçimlerin yapıldığı 7 Haziran 2015 tarihinden bu yana, aradan 62 gün geçmiştir ama Koalisyon çalışmaları konusunda, ortada henüz bir umut ışığı görünmüyor.
Eğer Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN, bir Koalisyon hükümetinin kurulmasını gerçekten istemiş olsa;
Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU’nun, Koaisyonu kuramayacağı anlaşıldığından;
Görevi ondan alıp, Hükümet kurma görevini, sıradaki;
 CHP’nin Genel Başkanı Kemal KILIÇDAROĞLU’na, sonrasında ise;
 MHP’nin Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ’ye vermesi gerekirdi.
Ama bunlara henüz sıra gelmiş değil…
Top, halâ AKP’nin Genel Başkanı, Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU’nun ayağında. O da sadece, orta sahada top çevirip, zaman kazanmaya çalışıyor…
Anlaşılan odur ki;
Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN’ın özellikle vurgu yaptığı 45 günlük süre, Ahmet DAVUTOĞLU ile tamamlanacak…
Sonrasın da bir erken seçim;
KASIM’DA OLMAZSA, MUHTEMELEN 2016’nın Baharında…
Başbakan Ahmet DAVUTOĞLU’nun önemli ve stratejik konularda;
Cumhurbaşkanı Tayyip ERDOĞAN’ın isteği dışında, bağımsız hareket edemeyeceği biliniyor.
Şimdi sizlere Koalisyon çalışmalarında, niye mesafe alınamadığı konusunda; basına da yansıyan ilginç bir ayrıntı haber sunuyorum.
3 Ağustos 2015 Pazartesi, Cumhuriyet Gazetesi: KOALİSYONDA TRUVA ATI.
DAVUTOĞLU, Çelik’i istemedi ama Saray baskısı ile görevden alamadı…
Ömer ÇELİK, Koalisyon çalışmalarında AKP Heyetinin Başkanıdır ve Saraya yakınlığı ile tanınıyor…
 Koalisyon değil, bir erken seçim istediği anlaşılıyor.
Bu konu da CHP Lideri Kemal KILIÇDAROĞLU’nun da, Ömer ÇELİK konusunda; koalisyon kurulmasını istemiyor diye şikâyeti ve yakınmaları var..
 Şimdi sorulması gereken soru şu:
Ömer ÇELİK veya bir Başkası;
Saray temsilcisinin, Koalisyon Ekibinde ne işi var?...
Aslına bakarsanız; bir Koalisyon Hükümetinin kurulabilmesi şansının çok az olduğunu, kurulmuş olsa bile; böylesi bir Hükümetin uzun ömürlü olmayacağı da, ben de dahil çoğu Yazarın ortak görüşü…
Şimdi Cumhurbaşkanı Tayyip EROĞAN’ın ÇİN’den ENDONEZYA’ geçerken, uçakta gazetecilere;
Koalisyonla ilgili sorulara verdiği cevabı, sizlere aktarmak istiyorum.
Tarih 31 Temmuz 2015 Cuma
Bu güne kadar, Türkiye’de kurulan Koalisyon Hükümetlerinin uzun ömürlü olmadıkları görülmüştür.
Bu itibarla, Türkiye’yi kısa sürede, seçime götürmek kaydı ile
Kendisine görev verilen birinin Başkanlığında;
Dışarıdan destekli, bir Azınlık Hükümeti kurulabilir…
Aslında burada kastedilen Azınlık Hükümeti’nin;
AKP’nin Genel Başkanı ve şimdiki Başbakanı, Ahmet DAVUTOĞLU’nun Başkanlığında olacağı anlaşılmaktadır.
CHP ve HDP’nin destek vermeyeceği bilindiğinden;
Griye MHP kalıyor. Böylesi bir desteğin verilebileceğin sinyallerini, MHP zaten verdi…
Netice itibarı ile şunu söylemek isterim:
Dışarıdan destekli de olsa;
Eğer böylesi bir Azınlık Hükümeti, AKP’nin çatısı altında kurulacaksa;
Seçim Hükümeti de olsa, hiçbir önemli sorun çözülemez…
En önemlisi de,7 Haziran 2015’de yapılan seçimde, ortaya çıkan Millet iradesinin gereği; yerine getirilmemiş olur…
Ve böyle bir hususta ısrar edilirse;
Öyle inanıyorum ki Milletimiz, bu konunun muhataplarına gereken cevabı da
Seçimde oyları ile ortaya koyar…
İSMET YILMAZ,1 TEMMUZ 2015’DE MECLİS BAŞKANI SEÇİLDİ AMA…
Peki bu güne kadar, Meclis Komisyonları niye kurulmadı?...
Eğer örneğin CHP’nin Adayı Deniz BAYKAL seçilmiş olsaydı, böyle bir şey, yaşanabilir miydi?...
Diyelim ki, yolsuzluklar konusunda bir önerge verdiniz. Bu gibi konuların araştırılması ve gereğinin yapılması için;
Öncelikle, bu işe uygun bir komisyonun kurulması lazım.
Peki şimdiye kadar niye kurulmadı?...
Bu gibi soru ve örnekleri çoğaltabiliriz…
Dolayısı ile Seçimden bu yana; hep havanda su dövülmüştür…
Bu itibarla Muhalefet Partileri, gerçekten samimi iseler, Koalisyon çalışmalarının neticesini beklemeden;
Bu gibi konuları gündeme getirsinler, seçim barajının düşülmesi, seçim kanununun değiştirilmesi ve daha başka konularda, kanun teklifi versinler, Muhataplarını zorlasınlar…
Eğer bu gibi basit şeyleri yapmazlar, ya da yapamazlarsa;
O zaman Millet, seçimde gereğini yapar…
Saygılarımla. 9 Ağustos 2015 Pazartesi.
Makine Yüksek Mühendisi Ahmet YALVAÇ